Afife

24 Temmuz 1941

Beyaz çarşaf ve beyaz duvarlar, beyaz iki perdenin gerisinde bir gözüküp bir yok olan minik bir serçe var. Yüzüm ve ellerim bembeyaz, adeta yürüyen bir ceset gibiyim. Bir kimliğim bile yok. Yaşım 35 ile 39 arasında bir yerde, kilom yaşımdan daha fazla sayılmaz. Duydum ki, bugünlerde İstanbul Şehir Tiyatro’sunda Hamlet oynanıyormuş. 

“Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin. Şimdi olacak bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa, bugün olmaz. Bütün mesele hazır olmakta. Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış, erken bırakmış ne çıkar. Ne olacaksa olsun!”

Mesele tamam, hazırım olacaklara. Perde kapansın, alkışlar olsun bir kez daha ve perde tekrar açıldığında ben hiç bilmiyor olsam da çiçekler getirsinler bana.

13 Nisan 1920

Perdeler beyaz değildi o en çok olmak istediğim yerde. Koyu kırmızı, öylesine görkemliydiler. O ilk açıldıkları vakit, hayatımın en mesut ilk gecesinde, ışıklar ve alkışlar vardı. Ah bir de ağlama sahnesi vardı ki, taşkın bir saadetle gerçekten ağlamıştım sahnede. Bir sonraki oyunda tiyatroyu polis bastı, kaçtım. Sonrasında bir daha asla perdenin kapanışını ve alkışlara tanık olacak kadar kalamadım, tekrar ve tekrar kaçtım.

3 Ekim 1920

İstanbul işgal altındaydı. Baştan aşağı savaş içindeydim. Dahiliye Nezareti’nden Polis Müdüriyeti ve Şehremanet’ine resmi bir yazı gönderildi. Bu yazıda; bazı yerlerde Müslüman kadınların tiyatro sahnelerine çıkarılması için teşebbüste bulunulduğu, bunun İslamiyet hükümlerine aykırı olduğu, kadınların sahneye çıkarılması yönünde bir teşebbüs olur ise derhal müdahale edilmesi gerektiği emri yer alıyordu.

Bu tarih, Ahmed Necib Efendi’nin, ilk kez bir Müslüman ve Türk olarak sahneye çıkışından ve Osmanlı tiyatrosunun can buluşundan yarım asır sonrasıydı.

Kalbimin ortasındaydı kuşlar o zamanlar. Uçacaklarını sanmıştım, taş odalı bir karakolda suratıma çarpan sert bir tokatla hepsinin kanatları parça parça olana kadar. “Senin gibileri yaşatmayacağız bu memlekette” dedi polis şefi. Benim gibiler kimdi? Kuşları yüreğinde kanat çırparken bir hayale varabileceğini zannedenler mi? Yaşatmadılar…

29 Eylül 1921

Rasim Paşa ve Osman Ağa mahalleleri ihtiyar heyetleri ve Üsküdar Kadılığı tarafından Darülbeday-i Osmani Tiyatro Kumpanyası’nın Kadıköy’deki oyunlarında Müslüman bir kadın olarak sahneye çıkmamın yasaklanması için dilekçeler yazıldı. Sonbahardı, sokaklarda çıplak ayakları ile gezen, bir imparatorluğun sonuna doğmuş zavallı çocuklar vardı. İnsan onları gördüğünde, babası hayattayken yetim kalmanın acısını ve kendi yoksulluğunu unutur, üzerindeki eski püskü paltoyu çıkarıp o çocuklara veremeyişinden utanırdı.  

Şeyhülislam Nuri, tiyatro heyetinden ihraç edilmemi istiyor, aksi taktirde Darülbedayi heyetinin tiyatro oynamasına polis tarafından müsaade edilmeyeceğini ve Şehremaneti tarafından ödenmekte olan tahsisatın kesileceğini belirten resmi yazışmaların altını düşünmeden imzalıyordu.

Darülbedayi, “güzellikler evi”, benim evim… Sonbahardı, 19 yaşındaydım ve ikinci kez evim tarafından terk edilmiştim. Kanatsız kuşlarımın katli, son şeyhülislamın fetvası ile vacip kılınmış ve geriye koyu bir sessizlik bırakılmıştı.

Bitmek bilmez baş ağrıları, gidecek bir yeri veyahut çalacak bir kapısı olmayan yoksulluk, taş odadaki tokadın yüzümdeki acısı, kuş cesetleri ve ben morfinle o günlerde tanıştık.

31 Temmuz 1923

Siz hem gökte hem de yerde, aynı anda var olabilir misiniz? Ben oldum. Sahneye çiçekler atılıyordu, üzerimde kırmızı bir elbise vardı, sonra yuhalayanları duyuyordum bir de. Birileri elleri ile bana hayat verirken, diğerleri dilleri ile nefreti sergiliyordu. İşte o günlerin birinde, çok düzgün giyimli, ince bıyıklı bir beyefendinin en ön sırada ayağa kalkıp, belirgin elmacık kemiklerinin üzerinden bıçak kadar keskin bakan iri gözlerini gözlerime dikerek, “Korkma, ayağa kalk!” dercesine büyük bir kuvvetle alkış tuttuğunu hatırlıyorum.  

Reşat Nuri Bey, bu olaydan sonra “İstanbul Kızı” adı ile 4 perdelik bir piyes yazmış. Tabi Darülbedayi ’de baş rolü oynayacak, düzgün Türkçe konuşabilen kadın oyuncu bulunamamış. Sonra Reşat Nuri Bey de bu piyesi, “Çalıkuşu” ismi ile romanlaştırmış. Dediler ki, beyefendi o gece benim sahnede olmamdan etkilenmiş ve dediler ki Mustafa Kemal Paşa romana büyük bir kıymet vermiş. Doğru ya da hayal, ama düşünmek bile umut veriyor bana.

Paşa bugün, İzmir tiyatrosunda Bedia Muvahhit Hanımı sahnede izlemiş. Türk kadınının tiyatroda var olmasından ne kadar memnun olduğunu da belirtmiş. Ah Bedia Hanım ne kadar da mesut olmuştur, düşünebiliyor musunuz? Siz hem gökte hem yerde, aynı anda var olabilir misiniz? Ben oldum. Artık Türk kadını korkmadan ve hatta gururla sahnede yer alabilecek, bir de baş ağrılarım olmasa… Biraz morfin, biraz uyku, biraz rüya ile uçabilir mi kuşlarım?

 Bir Bahar Akşamı 1928

Kuşdili Çayırı’nda gördüm Selahattin’i ilk defa. Hafız Burhan’ın arkasında tambur çalıyordu. 25 yıllık yaşantılarımızda hep birbirimize hasretmişiz meğer, ailesine kavuşmuş iki yetim çocuk olarak sarıldık birbirimize. Mesela enginar yetiştirdik küçük bahçemizde, şarkı söyledik beraber, öyle bir hasretlikti bizimkisi. Ah, daha önceleri nerelerdeydi?

Ömrümce onun kalbindeki kadar büyük sevgi ve şefkat görmedim kimsede. Sadun’a anlatmış. Üst kata çıktığımda, bir süre sonra peşimden gelmiş, anahtar deliğinden beni gözetlemiş. “…Ve orada hayatımız bitti, çünkü Afife morfin yapıyordu” demiş. Gözlerinde kedere bulanmış bir kırgınlık vardı sadece. Ne bir öfke ne de bir parçacık nefret. 

Şimdi menekşeler solmuştur penceremizde. Beyaz çarşafımın altında küçüldüm, üşüyorum.

“Gel be kadın seninle olsun artık son gecem,

Son gecem olsa da sanadır hep son hecem

Bu sana yazdığım kaçıncı şiir bilmem”

24 Temmuz 1941

Ayrılık sonrası her günü onun şarkılarıyla bitirdim ve her günle yavaş yavaş ben de tükendim. Ağlamadığım tek bir gün bile yoktu, ta ki bugüne kadar. Sanırım artık gitme vakti geldi.

Pencerenin önündeki serçenin vedasını bitirmesini bekliyorum. Ayağa kalkıp yanına gidecek gücüm bile yok, galiba anlamadı.

Yaşım 35 ile 39 arasında bir yerde, kilom yaşımdan daha fazla sayılmaz. Duydum ki, bugünlerde İstanbul Şehir Tiyatro’sunda Hamlet oynanıyormuş. 

“Buzlar kadar el değmedik, karlar gibi temiz de olsan çamur atılmaktan kurtulamayacaksın.”

Kurtulamadım, ama siz serçeleri öldürmeyin…

Yazar

Bir cevap yazın