Afrin

Grek metinlerinde Selefkos (Σέλευκος) şeklinde geçer bu büyük Helen uygarlığı…
Roma İmparatorluğu’ndan evvel son Yunan kalesiymiş Selefkos bir zamanlar. Biraderi Demetreius’u mağlup edip, milattan evvel 150 senesinde iktidarı ele geçiren Aleksandros –asırlar sonra konu olacağı coşkulu bir Händel oratoryosunun başlangıcındaki gibi– tarih sahnesine epik bir zaferle çıkmış.


Genç, heyecanlı ve tabiatı gereği ihtiraslıymış.

Kendini en kuvvetli hissettiği anları yaşıyormuş bu genç komutan. Binlerce sene evvel Atina’daki Akropol’ü ele geçirip mabedin mermer basamaklarında nasıl zafer sarhoşluğuyla ebediyete kadar süreceklerini sandıkları iktidarlarını kutlamışsa devrin tiranları; dünyanın başşehri Roma’ya ve tabiatıyla tüm dünyaya ilelebet hükmedeceğini zanneden Sezar’ı şehrin girişinde nasıl karşılamışsa o coşkulu kalabalıklar; Aleksandros da böyle bir şana, şöhrete ve popülariteye sahip olmuş daha gencecik yaşında. Amma velakin, kendini en kuvvetli, en yenilmez hissettiğin an, aslında en zayıf olduğun andır, kıssasını bilmiyormuş daha…

Şair Ahmed Arif’in ölümsüz sevgilisi Leyla Erbil’e ithafen yazdığı bir mektupta dediği gibi her kadında bir Kleopatra damarı, her erkekte de bir Sezar ahmaklığı varmış, ne de olsa.

Bu dizeleri hatırlatırcasına bir dönem kendini Tanrı ilan etmeye hazırlanan Sezar’dan seneler evvel o alevlerin arasından geçen iktidar yolunu takip etmiş genç Aleksandros da…


Trajik bir biçimde tarih, her ne kadar kadını femme-fatale (felakete neden olan kadın) olarak resmetse de Aleksandros’un aşil topuğu, yani bir diğer deyişle “yumuşak karnı”, yine kendi ihtirasıymış.

Tarih sanki tekerrür edercesine Ptolemaios Hanedanlığının gözde ve güçlü kraliçeler dönemi olan Kleopatralar çağında tahta geçmiş olan Kleopatra “Thea” ile evlenmiş. Böylece, Mısır’a da Suriye’ye de egemen olacağına inanmış; çünki Thea demek, kılıcıyla milyonları tahakküm altına almak, daha fazla iktidara sahip olmak, göz kamaştıran bir şana, şöhrete ve saraylar dolusu servete egemen olmak demekmiş; lakin her ne olmuşsa coşkulu geçen bu oratoryonun son perdesinde milattan evvel 146 senesine gelindiğinde tarih boyunca her hükümdarın karşılaştığı görkemli bir başkaldırıyla, fitili çoktan ateşlenmiş bir isyan dalgasıyla yüzleşmiş.

Bir hışımla ordularını toplayıp Büyük İskender’in dahi hayranlığını kazanan Kilikya diyarından yola çıkmış, Fırat’ın doğusu ile, yani Anadolu’yla Suriye topraklarını birbirine bağlayan uçsuz bucaksız mesafeleri kat etmiş ve sonunda Ptolemaios ile Demetrios’un ordularıyla karşı karşıya gelmiş Oinoparas Nehri’nin kıyısında…

Lakin genç Aleksandros’un bilmediği şey, Ptolemaios’un bu toprakları kendinden evvel daha iyi bilmesi ve en az onun kadar; hatta ondan daha fazla ihtiraslı olmasıymış aslında. Bu da genç kumandanın Shakespearevari trajedisiymiş.
Ne de olsa İskender’in ölümünün ardından Mısır’ı tahakkümü altına alan Ptolemaios Hanedanlığının ilk hükümdarı Soter, alelacele Filistin diyarını ele geçirdiğinde erken dönem tarih yazıcılığı bu hanedanlığın tüm kral ve kraliçelerinin ne denli ihtiraslı olduğunu boşuna neşretmemiş rulo papirüslerine…

Aleksandros orada mağlup olmuş, hayatta kalıp kaçmış; hatta çaresizlik içinde –tıpkı bir gün evvel canını emanet ettiği saray muhafızları tarafından katledileceğini anladığında umutsuzca yollara düşüp halktan yardım dileyen Roma İmparatoru Galba gibi– Arap kabilelerine sığınmış; lakin Shakespeare’in o unutulmaz trajedilerinin son sahnelerinde olduğu gibi kanlı bir suikast neticesinde tarih sahnesinden silinmiş ve tarih kaybedenin öyküsünü değil, bir başka süslü zafer hikayesini neşretmiş satırlarına.

Oinoparas Nehri’nin kıyıları da bu trajedinin son sahnesi olmuş ve perde kapanmış. Bu nehir neresiymiş bilir misiniz?
Afrin veya Efrin…


Aynı muhit, bir dönem “Apre” ismiyle de anılır olmuş. Konuyla ilişkisi yoktur belki; ama aynı ismi taşıyan –şayet hafızam beni yanıltmıyorsa– 7.yy’da güneydoğu Fransa dolaylarında yaşamış bir aziz varmış. İsmi, Aprus veya “Aziz” Aprus imiş. Öbür adı Apre. Belki Apre veya Oinoparas Nehri ile alakalı bir öykü, eski bir rivayet, teolojik bir anlatı ona bu ismin verilmesine ve böylece Hıristiyanlığın organize olmasında büyük bir etkiye sahip olan aziz ve azizeler kültünün zenginleşmesine vesile olmuş.

Belki de tesadüfi bir ad benzerliğinden ibaretmiş, kim bilir?

Aynı nehir, Roma devrinde Ufrenus olarak anılmış. Kuşakların türemesinin müsebbibi olan Yunan ve Roma mitolojilerinin ortak tanrısı “Uranos” gibi geliyor kulağa, değil mi?

Yani, Gaia ile bir araya gelip, birçok tanrısal varlığı yarattığına inanılan Uranos…

7.asırdan sonra bölgeye Müslüman Araplar egemen olduğunda belki de askeri güçlerinin ve ebedi gözüken kudretlerinin bir temsili olarak buraya İfrin (عفرين) denmiş. Ne de olsa Arap lisanında “güç, takat, bağımsızlık” demekmiş.

Osmanlı belgelerinde kendine bir Kürt sancağı olarak yer bulmuş bu diyar; hatta Kürt halkı tarafından Efrin olarak da anılmış. Fıstığıyla ve zeytinlikleriyle meşhur Suriye’ye son senelerde reva görülen yıkım nedeniyle kimileri tarafından bir çeşit Kürt kantonu olarak kabul görür iken Afrin yahut Efrin, kimileriyse meşruiyet tartışmaları yapmış ve netice itibarıyla çağlar boyu yaptığı gibi muharebeye başvurmuş insan.


Ahmet Kaya’nın su akar, yatağını bulur, sözlerini ispat edercesine dağlarının yamaçlarından inerek ahalinin gözyaşlarıyla birleşen Afrin Nehri’nin her yıkımda kan kızılına boyanan suları, evvela Suriye topraklarına girmiş; Kilis ve Reyhanlı beldelerini suladıktan sonra Antakya’nın Asi Irmağıyla bir araya gelmiş; Babil’in ırmakları gibi vaktiyle şark diyarında fethedilmiş memleketlerin ahalisinin sürgün edildiği acılı öykülerle dolu olan her muhiti dolaşmış.

Vaktiyle genç Aleksandros’un kanının döküldüğü bu talih yıldızı sönük toprakları sulayan Oinoparas Nehri de tarih boyu kendisini kana bulayanlara rağmen Babil’in ırmakları gibi coşkuyla akmaya, bölgedeki çiçekler yüzünü güneşe dönmeye, kurumuş toprakların ardında bıraktığı o geniş çatlaklar arasından filizlenerek göğe doğru yükselen yeşillikler hayat bulmaya ve zeytinlikler dur durak bilmeden büyümeye devam etmiş kıyısında asırlardır makus talihlerine ağlayan keder dolu halklara ümit verircesine…

Böylece yatağını da bulmuş her daim.

Yazar

Bir cevap yazın