İnsani duygularımızdan utanmayacağımız günlerin gelmesi dileğiyle…

Bir yaz sabahı, uyanır uyanmaz içimde büyükçe bir sıkıntı peyda oldu. O gece rahatsız bir uyku uyuduğumdan mıdır yoksa ilerleyen saatlerde yaşayacağım sorunların malum olmasından mıdır bilmem, derin bir of çekerek güne başladım. Örtündüğüm pikeyi bir hamlede üzerimden savurdum. Beni kendime getirmesini umarak yüzüme defalarca su çarptım. Sonra da kahvaltıdan bozma lalettayin bir şeyler atıştırıp çok geçmeden vurdum kendimi yollara.

Evcimen tabiatlı biri olarak dışarıdaki hayata çok fazla rağbet gösterdiğimi söyleyemem. Hatta zaruretten doğan bir ilişkimiz var diyebilirim dışarıdaki hayatla. Sanki güvende olduğum yuvanın eşiğinden ayağımı dışarı uzattığım andan itibaren kötülüklerle kucaklaşmaya başlayacağım hissine kapılıyorum. Hoş, bunun çok da yersiz bir his olduğunu söyleyemeyiz. Haberlerde okuduğumuz veya orada burada duyduğumuz, gördüğümüz kadarıyla karanlık çehreli, taş yürekli, tıynetsiz sürü sürü güruhun kol gezdiğini biliyoruz. Hem zaten ne kadar çok insanla muhatap olursak o kadar çok kırılıyoruz, inciniyoruz, dağılıyoruz.

O gün de benim dağıldığım günlerden biriydi işte. Şimdi burada dağılmama sebebiyet veren olayı uzun uzadıya anlatıp da canınızı sıkmayacağım. Ayrıca çoktan geçmiş gitmiş, köprünün altından çok sular aktı yani. Lakin duymak istemeyeceğiniz acı sözler işittiğinizde veya hak etmediğiniz kötü bir davranışa maruz kaldığınızda sakin kalabilmenin püf noktasını anlatmak için böyle bir girizgâh yapmaya ihtiyaç duydum. Zira çoğunlukla bu gibi anlarda insanlar öfkesine yeniliyor ve daha sonra pişmanlık duyacağı, geri dönüşü olmayan sert karşılıklar veriyor. Hırslarını alamayıp nice kalpler kırılıyor bu yüzden. Ve bence hepimiz hayatımızda en az bir kere dil yarasının yaratmış olduğu o acıyı tattık.

Kalp kırmanın dünyadaki en büyük günahlardan biri olduğunu söylerim hep. Bu yüzden de işittiğim kırıcı laflar karşısında dönüp aynı kırıcılıkla cevap veremiyorum. Alıkoyuyorum kendimi. Dilimi bağlıyorum. Öfkemin oyununa gelmiyorum. Çünkü biliyorum ki sarf ettiğim her kötü söz beni belki o an rahatlatacak ama sonrasında hazin bir pişmanlık baş gösterecek. Bu hataya düşmemek için yapılması gereken en doğru şey, o gerilimli ortamdan uzaklaşmak. Zira böyle anlarda havaya barut saçılıyor sanki. Hâliyle iki potansiyel ateş kaynağının orada bulunması çok büyük tehlikelere davetiye çıkarıyor. İşte ben de derhâl o barut kokan ortamı terk ederek kendimi güvende hissedeceğim alana -eve- doğru yola koyuldum. İçimde taşıdığım öfkeyi kusmadan, ortalığı kırıp geçirmeden kendimle baş başa kalmayı başardım nihayetinde.

Eve gittikten sonra uzunca bir süre sadece düşündüm. İçsel muhakememi yaptım. Her şeyi enine boyuna ölçüp biçtim. Sonra orada kendimi kaybetmeyip metanetli durduğum için bir öğretmen edasıyla takdir ettim kendimi. Hiçbir şey söylemeyip oradan çekip giderek ne kadar doğru bir hamle yaptığımı anladım. Bundan sonraki aşamada nasıl davranmam gerektiğini, hangi kelimeleri seçerek konuşmam gerektiğini tasarladım. Böylece her şeyi kontrol altına aldığımı varsaydım. Fakat neden sonra burnumun direği sızladı ve gözlerim birdenbire yanmaya başladı. Öfkem neredeyse dindi ama hâlen içimdeki o kötü enerjiyi atamadım. Kulaklarımdan girip beynimde çözümlenen, daha sonra kalbimde bir sızı olarak zuhur eden o kötülüğü çöpe atmam gerekti. Bunun en kolay ve rahatlatıcı yolu ise ağlamaktan geçiyordu elbet.

Buğulanan gözlerimizden pıtır pıtır akan gözyaşları birçoklarının sandığı gibi âcizlik değil, ruhsal bir boşalma ve rahatlama sağlamaktır. Ağlamayı içimizde biriktirdiğimiz zehrin dışarı akması olarak yorumluyorum ben. Ağlarken temizleniriz aslında. Nasıl ki bedenimizi suyla temizliyorsak ruhumuzu da ağlayarak temizliyoruz. Bütün hırsımızı, hıncımızı göz pınarlarımız aracılığıyla özümüzden uzaklaştırıyoruz. Fakat ne yazık ki pek çok kişi hâlen ağlamanın güçsüzlük belirtisi olduğunu savunuyor. Hayatımızın bu en doğal hakikatini bir zayıflık simgesi olarak addediyor. Çektiğimiz kahırlar, acılar, kederler, çaresizlikler, hayal kırıklıkları… Hepsini ağlayarak haykırmaktan daha insani bir hâl var mıdır? Bir de bu olguyu cinsiyetçi kalıpların içine sokanlar var ki benim için onlar sözün bittiği yerdedirler. “Erkekler ağlamaz” cümlesindeki garabeti asla çözemiyorum. Bu tarz insani meselelerde bile kadınları ve erkekleri keskin çizgilerle birbirinden ayırmaya kalkışan zihinlere karşı gün geçtikçe yabancılaşıyorum. Erkeklik ve kadınlık olgusunu bu denli teferruatlı irdelemek yerine insan olmak üzerine kafa yorabilsek keşke…

Ve artık sözlerimin son durağına vardık sevgili okur. Bugünkü konunun anlam ve önemine binaen bir Sezen Aksu güftesiyle uğurlamak istiyorum sizleri.

Ağlamak güzeldir / Süzülürken yaşlar gözünden / Sakın utanma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.