Agony

Felemenk ressam ve gravür sanatçısı Lucas van Hayden (1494-1533) tarafından yapılmış olup, bilindiği kadarıyla 1509 tarihinde tamamlanan ve İngiliz koleksiyoner Alfred Morrison (1821-1897)’ın arşivi sayesinde günümüze kalan oyma eser.

Diller arasında kültürel açıdan farklılık gösteren ve aynı sözcük olup uğradığı anlam değişimi ile dikkat çeken terimler var mı, diye sormuş gönderdiği e-postada “M.B” isimli bir arkadaş…

Buna cevabım: –eskilerin tabiriyle– ibâdullâh mevcut olacak. Bundan hemen hemen bir insan ömrü sürecek kadar büyük bir ansiklopedi serisi olur dersem abartılı olmaz; ancak böyle terimler konuşma dilinde hiç durmaksızın yeni anlamlar kazanacağı ve hep var olacağı için o ansiklopedi de eskiyecektir basılır basılmaz, bundan hiç şüpheniz olmasın. Lisanların aldığı ivmeye yetişmek ne mümkün!

Kökleri, insanın eğlence dünyasının kültürel geçmişine uzanan ve Antik Yunancadan çıktığı yolda emin adımlarla ilerleyerek orta zamanın teolojik metinlerinden tutun da tıp terminolojisine geniş bir anlam yelpazesinde konumlanan, şu an okumakta olduğunuz “sürpriz sonlu” bu yazının son satırlarında göreceğiniz gibi bu mana evrenindeki yolculuğu –şimdilik– Karayipler’de sevimli bir ada ülkesinde es verecek ilginç öyküsüyle agony sözcüğü geldi aklıma…

Agony, günümüz İngilizcesinde –her ne kadar artık yerine anguish ve torture gibi terimler tercih ediliyor olsa da– “zihinde ve bedende hissedilen yoğun ağrı, acı, ızdırap, acı çekme, can çekişme, ölümden önceki mücadele” gibi açıklamalar taşır içinde…

Orta Çağ Avrupası’nda kaleme alınmış metinlerde teolojik çerçeveden tevil edildiğini tahmin etmek zor değil, neden mi?

Hristiyanlığın İsa öğretisi”nden…

Dedemden yadigâr The Book of Art serisinin ilk cildinde, orta devrin mimarisinden sosyal yaşamına kadar dört bir tarafta etkili olan kuvvetli inanışların tesiriyle üretilmiş birbirinden etkileyici sanat eserleri kronolojik olarak verilir. Fırça darbeleri adım adım ustalaşır, perspektif ve gölgelendirme gibi teknik ayrıntılar işe adeta başka bir boyut katar, anlam derinleşir, özellikle 14. yüzyıldan itibaren patlak veren ve dünyanın belki de birkaç yüzyılına mal olan veba salgını gibi bir felaket zinciri tarifi imkansız çaresizliklere, dünyevi hayatta işlenen günahlar nedeniyle Tanrı’nın gazabına uğrama duygusuna sürükler insan oğlunu, giderek ölüm, ızdırap ve Tanrı’nın cezası temalı sahnelerin egemen olduğu bir sanata bırakır yerini bu rüzgar… Her faciadan bir tohum filizlenmesi misali elbette sanatın gelişimi de kaçınılmazdır. Günah çıkartmak isteyenlerin sayısında gözle görülür artış olur, kaldırımları ölü insan bedenleriyle dolu olan eski şehirlerin o dar sokaklarını hıncahınç dolduran tarikat üyeleri pişmanlık gösterip kendilerini kırbaçlarlar ayin alaylarında, acı ve ızdırap her şeyin öznesi olur, bu felakete neden olduğuna inanılan muhtemel düşmanlar” icad edilir her devirde olduğu gibi… Toplumdan asırlardır tecrit edilmiş, leş gibi gettolarda yaşayan Yahudiler, cadılıkla suçlanan kadınlar yakılır meydanlarda, bu hadiseler dahi işlenir ahşaplara, meşe panolarına, gravürlere, kilise duvarlarına…   

Ben de çocukluk yıllarımda salonu kaplayan halıya boylu boyunca uzanıp, bu ve bu minvalde olan eserleri her incelediğimde –bilhassa dini tasvirlerde göze çarpan– her bir fırça darbesine, her çılgınca detaya, tablolardaki canlılığa ve sanki birer fotoğrafmışçasına yansıtılan gerçekliğe hayran kalırdım her defasında… İsa figürünün kabaca yontulmuş bir haç üzerinde ızdırap çektiği çizimler, gözyaşı döken annesi Miriyam’ın kollarında çivi ve işkence izlerinin tüm ayrıntılarına kadar işlendiği vücudunun takatsiz ve bembeyaz görüntüsü, insanların günahları için çektiğine inanılan çilenin pek hakikatperver resmi, el ve ayaklarında beliren lekeli, yaralı, zayıf ve bitkin sureti, orta devrin sanat ve inanç hayatına dair ipuçları verir insana…

İşte, orta zamanda bu ve bunun gibi sanat eserlerinde resmedilmiş olan çile –teolojik bir terim olarak– agony ile ifade edilir. Misal olarak 15. asırda Bellini’nin resmettiği Agony in the Garden tablosunu ele alalım. O da böyle bir ızdıraba işaret eder işte. O bahçe Hristiyanlığın anlatılarına göre ve hatta Matta‘da da bahsi geçen İsa’nın havarileriyle beraber son saatlerini geçirdiği –Eski Grekçeyle– Gethsēmanē (Γεθσημανή) adı verilen yerdir. Yeruşalim (Kudüs)’deki meşhur Zeytin Dağı‘nın eteklerinde var olup olmadığı bilinmeyen mistik bir bahçe… Kısaca, agony, Orta Çağ Avrupasında ilahiyatsal bir mana taşır.

Orta Fransızca’da da bundan pek de uzak bir anlam taşımaz. Yine “zihinsel acı, ızdırap, ölüm ızdırabı” gibi anlamlarda kullanılır; lakin eski metinlerde agonie ve agoine gibi yazımlarıyla da karşımıza çıkar. Günümüz Fransızcasına da buradan geçer. Örnek vermemiz gerekirse, İsviçreli Protestan rahip ve ilahiyatçı Rochat, 19. yy. ilk çeyreğinde neşrettiği l’agonie de Jésus (İsa’nın Izdırabı) metninde bu terimi teolojik olarak sık sık kullanır.

Sadece ilahiyatsal bir kavram mıdır agony? Tabii ki hayır. Aynı zamanda tıbbi bir terimdir. Antuan Tıngır ve Kirkor Sinapyan imzalı Teknik Terimler Lûgatı (fr. Dictionnaire des Termes Techniques)’nda méd.”(medikal, tıp, tıbba dair, tıbbî) kısaltması ile verilerek can çekişme (osm. جان چكشمه), ihtizâr (osm. احتضار, “can çekişme, ölüme hazır olma, huzura çıkma”), hâlet-i nezîʿ (osm. حالت نزع, “ölüm hâli, can verme zamanı”) şeklinde tanımlanır.

Sözcüğün kökleri bizi ta Eski Yunanca’ya götürür.

Okyanus sözlüğünde sanatçılar, sporcular ve oyuncular arasında düzenlenen ve bir nevi derecelendirme ile neticelenen yarışmaya agon dendiğini aktarır İstanbullu meşhur leksikograf Pars Tuğlacı, yani nam-ı değer Parseg Tuğlacıyan… Alfa, gamma, omega ve ni ile yazılır (e.yun. ἀγὠν). İki mânâ taşır ágόn. İlki, bir araya gelme, toplanma; yarışma yeri, arena”. İkincisi, Eski Yunanistan’ın en ücra beldelerinden yarışları izlemeye gelen insanların içinde bulunduğu durum, yani Ólympíi agón (Όλυμπίη ἀγών, “Oyunların Olimpiası”)…

Yani, Olimpiyat

20. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Modern Yunanca’da da “ızdırap” kelimesinin karşılığı olan agonia (αγωνία), eski Yunanca’da “yarış, müsabaka ve zafer için verilen kavga, mücadele” manasındaki agonia (e.yun. ἀγωνία)’dan gelme bittabi… Bir nevi (bir yarışta taraflar arasındaki) “çekişme” eylemi kilit sözcüğümüz. Terimin buralardan evrilmiş olduğu muhakkak. İngilizcesi de buradan hareketle “şiddetli mücadele ve yarış” anlamını da taşır bir üçüncü açıklama olarak…

Ayrıca Tuğlacı, lügatındaki agoni maddesine, ölmeden evvel bilincin yitirilmesi” tanımını da eklemiş, yani tıp terminolojisinde kullanılan bir terim olarak… Fazla bilgi göz çıkartmaz diyelim.

Tam şu an –amiyane tabiriyle– zurnanın zırt dediği noktaya geldik

Antik Yunan’ın Marathon vadisinde düzenlenen popüler olimpiyatlarda canhıraş bir çabayla “zafer”e ulaşmak ve itibar sahibi olmak için “çekişen” sporculardan tutun, aşağı yukarı 14. yy. Avrupasının dini yaşamında yeniden mana kazanmış “ızdırap” anlatısına kadar hemen hemen birbiriyle paralel anlamlarda ilerleyen agony, Karayiplerin pek sevimli ülkesi Jamaika’nın arka sokaklarında konuşulan avam dilinde nasıl kullanılır?

Agony, Jamaika’da yaşayanlar ve Jamaika diasporası arasında konuşulan dil bilimde creole (kreole) de denilen hibrit dilde “seks; seks yapmak” demek… Mesela, Mia suh ashamed. Mi still cyaan believe mi proposed di gyal fi agony laas nite. Mi fucked up. Mi did ah suh drunk! (Çok utanıyorum. Dün gece hala o kıza seks teklif ettiğime inanamıyorum. Her şeyi mahvettim. Çok sarhoştum!) gibi bir cümlede agony yukarıdakine benzer şekilde yer alabilir sanıyorum. Agony yerine doğrudan cinsel ilişki yerine slam de derler ayrıca. O da İngilizce argoda sert, saldırgan ve hatta tecavüzkar cinsel ilişki” yerine kullanılan slam‘dan evrilmiş olmalı.

Hem fiil hem de isim… Kişinin cinsel ilişki sırasında hissettiği duygu ya da doğrudan cinsel münasebet agony kavramıyla karşılık bulabiliyor. Belki de bir nevi bedenen verilen mücadeleye teşbih ediliyor. Hatta Reggae müziğinin Dancehall da denilen bir çeşidinin ürünü olarak ortaya çıkan 1970’li senelerden sonraki şarkılarda duyulur. Jamaikalı müzik grubu Red Dragon’ın 1988’de meşhur olmuş Agony adlı gözde şarkısı buna verilebilecek en isabetli örnek olur.

Örneğin, Almanca’da istim (ing. steam), buhar, buğu, duman, sis” anlamları taşıyan dampf sözcüğü nasıl Rap kültürü vasıtasıyla Amerikan İngilizcesinin argosunda dank versiyonuyla yüksek nitelikli, kaliteli esrar” demek olduysa; –bir halk tabiriyle kırk yıllık” ίndόs (e.yun. Ἰνδός, “Hint; Hintli”), Kaliforniya eyaletinin arka mahallelerinde konuşulan sokak jargonu ve yine Rap müzik aracılığıyla Hint keneviri” anlamına dönüşmüşse, agony‘nin dönüşümü de böyledir.

Bu mana değişimi nasıl olmuş, diye soracak olursanız, müziğin gücü derim.     

Kaynakça

Ant. B. Tınghır et K. Sinapian, agonie”, Dictionnaire des Termes Techniques, Imprimerie Lithographie K. Bagdadlian, Constantinople, 1891, p.13.

Henry George Liddell & Robert Scott, ἀγὠν, αγωνία”, A Lexicon Abridged from Liddell and Scott’s Greek-English Lexicon, UK/Oxford, 1869, p.18.

Pars Tuğlacı, agon, agoni”, Okyanus: Ansiklopedik Sözlük, Cem Yayınları, Cild 1, Istanbul, 1985, s.26.

Yazar

Bir cevap yazın