Ahmed Arif’in Prangasından Salıncak Yapmak

Yirmi beş sene önce, henüz sanayide tırnak aralarımdaki yağ zerreleriyle gece gündüz çalışan bir çocukken anlamıştım bu dünyanın münasebetsizliğini. Nasırlaşmış avucuma bırakılan paranın bir kısmından kardeşimin okul masrafları için; bir kısmından ise eve sıcak aş girsin diye feragat ediyordum. Geriye elimde üç beş kuruş kalıyordu. Hesaplarıma göre bu üç beş kuruşu, iki ay boyunca biriktirdiğimde, Kızılay’daki sahaftan az sayfalı bir kitap alabiliyordum. Haftalarca biriktirdiğim parayı sol cebimin içindeki avucum, fakirliğe kafa tutarcasına sahiplenirdi.

Böyle geçen günlerin birinde almıştım; şu an, otuz beş yaşımdayken elimde tuttuğum Ahmed Arif’ten Hasretinden Prangalar Eskittim kitabını. O günlerin kokusu kitaba sinmişti. Çektim içime iyice. Açtım rastgele bir sayfayı. Kırk birinci sayfaya gitti elim. O zamanlar kalemim olmadığından altını çizemediğim satırları daha sonra hatırlayabilmek için, sayfaya elimin pisini sürerdim. Gözlerim dolu dolu okudum elimin, hatta koca bir hayatın pisliğini kucaklayan sayfayı:

“Rüya, bütün çektiğimiz.

Rüya kahrım, rüya zindan.

Nasıl da yılları buldu,

Bir mısra boyu maceram… ”

On yaşındaki bir çocuk, nasıl olur da bu satırları anlamlı bulabilirdi? İnanamadım geçmişe. İnanmak istemedim. “Bana inan, ben vardım!” diye bağırmasına rağmen duymamaya çalıştım hep onu. Duysaydım eğer, yoluma, hayatı kabullenerek devam edemezdim çünkü. Acısı ve zalimliği hep damağımdaki tadını hatırlatırdı. Tüm bunları düşünürken uyuyakalmıştım. Üzerine kitaplar, şarkılar, güzellemeler yazılan fakat bana yalnızca acılarımı, eksikliklerimi, hasretini çektiklerimi, yaşayamadığım o çocukluğu gösteren, adına da rüya denilen bir yokluğun içinde bulmuştum kendimi. Evet, benim rüyalarım hep acılarla, yani gerçeklerle bezeliydi…

Çocukken parka hiç gitme fırsatım olmamasına rağmen, bilinçaltımın bir çocuk parkı olduğunu söyleyebilirim. Yine oradaydım. Otuz beş yaşımda bile, yere düşüp canının acısıyla “Anneeee!” diye haykıra haykıra ağlayan, hemen ardından ise bacağındaki kanamayı unutup, annesinin onu duymayışına gözyaşı döken, toza toprağa bulanmış bir çocuğum orada. Bilinçaltımın esiriyim. Ben, kendi bilinçaltımın yabancısıyım aynı zamanda.

Rüyamda bulunduğum park, izbe bir mahallenin dar bir sokağında. Her defasında, hasretle, tek gözlü evimizin penceresinden baktığım park, yolu düşenin tedirgin bakışlarla, çantasındaki cüzdanı kalbinde ata ata, başına bir iş gelecek diye korka korka geçtiği yolların birinde. Yine aynı oyun parkında, sallanmak için sıramı bekliyorum rüyamda. O sıranın hiç bana gelmeyeceğini bile bile… Tam sıram geldiği vakit, ustamın, “Ne dikiliyorsun orada eşşoğlusu, gel de şu vidaları sık.”  deyişi ile… Sıkmaktan ellerimi pas ve kir kokutacak salıncağın zincirlerine sarılmayı bekliyorum oysaki ben! Tıpkı, intiharın kollarında dolaşan birinin, urgana sarılma anını beklediği gibi. O eski güzel bekleyişler gibi geride kaldı benim tutunduklarım da. Ellerime sinen eskiden yağ kokusuydu, şimdilerde ise tütün kokusu. Öyle keskin, öyle ekşi ki! Kibriti çaktığımda çıkan ses, kâinata bağıramadığım şeyleri, geçmişimi bağırıyor sanki. Ne var ki, o el hiçbir zaman, salıncağa binmiş çocuk eli gibi kokmadı. Beni, koca dünyada kendi içime ve gerçekleşmeyen hayallerimin acısına, öz irademle zincirleyen o zincirler yerine, salıncak zincirlerine sarılabildiğim günlere dönebilseydim ne olurdu? Hem onlar da bana sevgiyle sarılırdı belki, ha? Fakat yıllar geçti ve anladım ki, ne ben o salıncağa sarılabileceğim ne de o günler bana geri dönecek. Yalnızca, hafızamdaki bölük pörçük kötü anılar kalbimi sıkıştıracak. Geçmiş böyle dönecek bana.

Neyse, parktan bahsetmeye devam etmek istiyorum. İnsanın en iyi bildiği şey hiç bilmediği şeylerdir ya, parkla aramdaki ilişki de böyle. Onunla hiçbir yaşanmışlığım yok fakat herkesten iyi biliyor gibiyim… Uykularıma giren bu park, dar bir alana, üç-beş çocuk anneleriyle aralarındaki kordon bağından kurtulur kurtulmaz atsın kendini sokaklara diye yapılmış. Atsın ki, tatsın yoksulluğu küçük yaşta diye yapılmış. Ana babasına beylik laflar etmesin, çocukluğun getirdiği tüm o masum şımarıklığı sokaklarda kendi gibi çocuklara yaşasın diye yapılmış. Kendi kendine gıcır gıcır eden o salıncakta gayet de güzel sallayabileceğini öğrensin diye yapılmış. Hatta insana hayatı boyunca en büyük sallantıyı, sırtından iten bir yabancının değil de, yine kendi kendine sırtını dönerek yaşatabileceğini öğrensin diye yapılmış. Sınır kavgaları, açlıklar, hastalıklar, ulaşılamayan milyon dolarlık ilaçlar yüzünden çocuk ölüsü kokan bu dünyada, bir nebze de olsa, sadece salıncak zincirinin pas ve kir kokusunu alsınlar diye yapılmış. Bu parka yolum hiç düşmese, düşemese de benim nazarımda tüm amaçlarını gerçekleştirdi. Hoş, otuz beşime gelmeden çok önce gerçekleştirmişti. “….diye yapılmış.” ile biten tüm cümleleri parkta değil, “büyümek” denilen yalanın içinde öğrendim. Yalan diyorum çünkü insanlar için, hele de çocuklar için böylesine hoyrat bir dünyada, insan tam anlamıyla büyüdüm diyebilir mi kendine? Kabul edin. Hepimiz, içimizde bir zamanların çocuğunu taşıyoruz. Kendimize gebeyiz! Herkes gibi yaşayabilmek, düzene uyabilmek için, bu gebeliği unutmaya, bastırmaya, susturmaya, hatta öldürmeye çalışıyoruz. Fakat hep aynı şeyleri söylüyor içimiz:

“İçimde yaşayan kendi çocukluğum: Doğumun asla gerçekleşmeyecek! Ölüm vaktim gelene kadar, içimde aynı çocukluğunla kalacaksın. Yaşanmamış, ama ben nefes aldığım sürece, nefes alacak olan çağ. Üzgünüm, düzen böyle istiyor, beni affet.”

Tüm bunları, rüyamı ve rüyamın bana hissettirdiklerini düşündüğümde çoktan uyanmıştım. Gözüm tekrar Ahmed Arif’in o şiirine ilişti:

“Rüya, bütün çektiğimiz.

Rüya kahrım, rüya zindan.

Nasıl da yılları buldu,

Bir mısra boyu maceram… ”

Keşke tüm geçmişime ve yeryüzünde aynı geçmişe sahip tüm çocukların çektiklerine, kahırlarına, rüyalarına, zindanlarına da “ rüya” diyebilseydik diye düşündüm. Ama değildi. Çırılçıplak gerçeklerdi. Bizim kavramak için “Nasıl da yıllarımı buldu.” dediğimiz şey, ellerimizin hiçbir zaman, salıncak zincirinin pasıyla kokmayacağını kabullenmek olmasaydı keşke. Ah keşke!

Şimdi düşünüyorum da, “prangalar eskiten”  yalnızca Ahmed Arif ise; o prangalardan, kendi salıncağını acı dolu bir hayal dünyasında inşa edenler, yalnızca ben ve benim gibiler…

İnşa ettikleri bu salıncağı eskitene kadar, rüyalarında sallanmak için sıra bekleyecek ama hiçbir zaman sallanamayacak olanlar, yine ve yine,  yalnızca ben ve benim gibiler…

Çocukların ellerinin yalnızca salıncak pası koktuğu bir dünya dileğiyle.

Yazar

1 Yorum

Bir cevap yazın