AI ve Sanat

Görsel: Refik Anadol’un Pilevneli Gallery Istanbul’daki Melting Memories Sergisinden (2018)

Son birkaç ayda sanat, onun geçmişi, tarihsel gelişimi, sanata karşı algılayış ve idare biçimimizin değişmesi ile çok ilgilenmeye başladım. Belki karantinanın verdiği “fazla” vakit sayesinde önceden beri var olan bir ilgi alanımı daha da somutlaştırdığım bir dönemdeyim.

Bir konu, kavram, alan veya bilim üzerine ilgi geliştirmeye başladığımda, sanırım çoğu kişiye de böyle oluyordur, ilkin hep tartışmalı olan kısımlarına, üzerinde pek uzlaşılamayan taraflarına ya da yeni yeni keşfedilen ve anlamlandırılan başlıklarına göz atma daha çok ilgimi çekiyor. Sanatın tarihini okuyarak başladığım serüvende de teknoloji sanat ilişkisini kurcaladığım bir yere geldim.

Güncel iletişim teknolojilerinin hayatımızda git gide artan etkisi ve durdurulamaz ilerlemeleri sonucunda, sanat ve teknoloji arasında yeni bir ilişki ortaya çıkmaya başladı. Hem sanat eseri hem de bu teknolojiler, fiziksellikten uzak ve aslında geleneksel dünya anlayışının dışında kendi dünyalarını ortaya çıkarıyorlar gibi. Hani literatürde bu “abstre” denen sanat anlayışından çok daha farklı bir kafadan bahsediyorum. Belki de bu anlayışın üstüne konan, eklenen bir şeyler olarak da görülebilir ama hikâyenin sonunda sanat eserinin medium’u, anlattığı şeyler, anlatışını teknolojik araçlarla donatması öngörülmesi ve başka şeylere benzetilmesi zor ögeler olmalarına neden oluyor. Teknoloji ve sanat ilişkisinde bu başarıyı tam olarak bu ortamdan soyutlamalarından dolayı elde ediyorlar belki de.

Bu noktada, teknolojinin bize sunduğu güzelliklerden biri olan AI ile sanatın buluşmasını biraz konuşmak istiyorum. AI gibi; benlik algılarımızı, hayata bakışımızı, birçok yargı ve anlayışımızı sarsacak güçte bir şey muhakkak sanatta da kendine yer bulacaktı zaten. Açık konuşmak gerekirse, bir sözelci olarak çok da derin bilgi ve birikime sahip değilim bu konuda. Konunun geldiği nokta ve gelişimi konusunda ya da işleyişi konusunda bilmediğim için anlayamadığım birçok şey var. Yalnızca beni ilgilendiren ve merakıma neden olan kısımları ile ilgili öğrenmeyi tercih ettiğimi söylemeliyim. AI and the Image of God başlıklı bir makalede gördüğüm çok basit ama güzel bir cümle vardı. Hristiyan teolojisindeki Tanrı imgesi ve AI arasındaki ilişki ortaya konan bu makalede “One goal of AI is to create an “other” in our own image.” Diye bir cümle geçiyor. Yani “Yapay Zeka’nın bir amacı da kendi görünümümüzde bir ” öteki” yaratmaktır”. Birçok farklı alanda kendisini yavaş yavaş duymaya, görmeye başladığımız bu AI, çağdaş sanatla da buluşmaya çoktan başladı bile.

Bu noktada aslında AI ve sanat arasındaki ayrılamaz bağı ve en baştan gelen uyumu görebiliyoruz. Belki de birçok şey gibi, Yapay Zeka’yı doğuran da sanattı ve şu an bunu bir element gibi sömürmeye devam ediyor.

AI ve sanat ilişkisi üzerine yapılan ve sanat ve teknoloji arasındaki bu yeni ilişkiyi felsefi bir şekilde irdeleyen birçok araştırma var. Bu çalışmaların temel sorularından birisi de hayatımıza giren yeni teknolojilerinin bir sanat karakteri gösterip göstermediği ve eğer gösteriyorsa, bu teknolojilerin ve çağdaş sanatın birbirlerini ne şekilde etkilediği noktası. AI gibi yeni teknolojilerin kullanımının, teknolojinin ilkel sanat karakterini yeniden tanıttığı kaçınılmaz bir gerçek. Çağdaş sanat ile başlayan ve sanat üzerine anlayışların süregelen tartışması içerisinde AI da kendine harika bir yer edinmiş durumda. AI ile yapılan eserlerin sanat yönünün sorgulanmasından tutun, bu eserlerin gerçek sahipleri kimdir sorusuna kadar birçok felsefi mesele var ortada. Okuyup araştırıp yavaş yavaş bu meseleleri kavrayacak kadar öğrendikçe sanata ve teknoloji ilişkisine dair birçok şeyi yeniden gözden geçirmeniz gerekebiliyor.

2018’de AI tarafından üretilenEdmond de Belamy isimli resim 432.500 dolara satıldığında artık sanat tanımının “insan yaratıcılığı”na sıkışmış bağlamından öteye gittiği anlamış olduk. İnsanlık tarihine adını altın harflerle yazdıran bu eser, 14. ve 20. yüzyıl arasında çizilmiş binlerce portreyle beslenen Generative Adversarial Networks “GAN” adı verilen bir sistemin ürünü. Bu network türünde olay benim cahil aklımın anladığı kadarıyla şu: Sistemi birçok veri ile besliyorsunuz ve sonucunda bu sistem size benzer bir iş sunuyor. Bunu yaparken de sistemin bir parçası bu yeni ürünü yaratırken diğer kısmı bunun gerçek mi yoksa sistem ürünü mü olduğunu denetliyor. Birbirleriyle rekabet içinde olan iki dedektif gibi çalışıyorlar sanırım. Ayrıca bilgiler için araştırmanızı tavsiye ederim çünkü çok da anlatabildiğimi sanmıyorum.

Olayın az çok kavradığımızı varsayarsak bu meselenin felsefi kısmıyla ilgili kafam daha da karışıyor. Sanat kelimesinin kökenine baktığımızda, “art” > “artificial”, “sanat” > “suni” olayını görebiliyoruz. Kant’a göre kendi içinde bir gayeye sahip, bir sonu olmasa da sosyal iletişim uğrunda zihinsel bir aktivite ortaya koymayı teşvik eden bir tür temsil gibi bir şey sanat dediğimiz. Yani temelde taklit etmekten gelen bir anlayış da var sanat konusunda. İşin içine muhakkak sanatçı elementinin bütün parçalarını da hayatı, bakış açısı, yetiştirilme tarzı vs, eklediğimizde ortaya karmaşık bir durum çıkıyor. Bu karmaşıklığa AI da eklenince bir noktada düşünsel olarak bir karmaşa içine giriyorum.

Kapanış olarak şunları söyleyebilirim ki, sanat yaratmak ve bundan estetik bir haz duymak, insanları diğer canlılardan ayıran belki de en özel şey. Yine insan eliyle yaratılmış bir sistemin olağanüstü ürünler, “sanat eserleri” koymaya başladığı bir zamana denk gelmek de bizim için çok büyük bir şans. Bu konuda düşünmek ve anlamaya çalışmak ise çok daha harika bir süreç oldu benim için. Size tatlı bir link ve bir soru bırakarak yazımı bitirmek istiyorum.

Burada gerçek sanatçı kim?

https://interestingengineering.com/7-of-the-most-important-ai-artists-that-are-defining-the-genre

Yazar

Bir cevap yazın