Akıbeti Hüzün Olur

Doğum ile ölüm arasına hapsolmuş bir varoluşun maliki olarak iyi ki derdim var demekten başka girizgâh bulamadım. Affola… Bu hafta üzerinde uzun bir süredir düşündüğüm ve minik bedenimle büyük sorulara göğüs germeye gayret ettiğim savaş meydanımı terk edip azgın bir pınarın yanına uzandım. Kendimi dinlemek üzere… Yine bitip tükenmez bir endişe içerisinde çelişkilerime kulak veriyor, geçmişin nemli topraklarından anılar devşiriyorum. Mutlu başlayıp hüzünle neticelenen o kadar çok yaşanmışlık var ki. Dün yine bir an içerisinde ebedî saadete vakıf olduğumu düşünüp kısacık zamanın verdiği sarhoşlukla taşkınlıklara, samimiyetsiz gülüşlere, takdir edilmeyen mimiklere o kadar müptela idim ki bedelinin neyle, ne zaman, ne şekilde ödeneceğini unutmuştum. Fakat harla yanan ateşin bir kucak dolusu odunu saniyeler içerisinde tükettiği gibi ben de benzer bir tükenmişlik içerisinde anlık alevlenen ateşimden kalan enkazla baş başa kaldım. Tanrım, o ne kemirgen bir kederdi ki, şakaklarımı sızlatıp kafatasımı kaynatan ve büyük bir şişkinlikle üzerime devrilen bir kucak dolusu közün acısına karşın zihnimde beliren birkaç kelam imdadıma yetişti:

“Hayâlinden gelir gam hâtıra cânâneden gelmez

Sitem hep âşinâlardan gelir bîgâneden gelmez.”

Nedamet olup sarmaşık misali ruhumu saran bu daraltının failine karşı kendimi ancak bu mısralar ile savunabildim. Tüm bu hüznümün esas kaynağı bendim. Çünkü beni benden ziyade tanıyan bir başka tanıdık var mıydı? Hududunu aşan bir ölçüsüzlük ve varoluş gayesine karşı bir başkaldırı ile önümde duran bilkuvve eylemlerimi heba edişimi gördükten sonra mükellef olduğum yolumun muhafızlarınca teslim alınıp ağır bir işkenceye tabi tutulurken bu durumu fark etmek, yaşadığım en olgun anlardan biriydi doğrusu.  Hüznün gökyüzünü sarmasıyla birlikte çıplak kafalara dökülen onca damlanın bize hayat tarafından armağan edildiğini anladım. Hatırlamam gereken şeyler var. Daha doğrusu hiç unutmamam gereken şeyler… Zira omuzlarıma istemsizce yüklenmiş bir geçmişim ve cebren yüklenecek bir geleceğim var… Büyük bir feryat ile gözlerimi açtığım şu dünyaya veda ederken hüzün ile temizlenmiş hayat nefesine ihtiyacım var… Öyle ki, veda ederken en yakın dostumun hıçkırıklarına kaynaklık edecek berrak bir havaya gerek var…

Kendimi olmadığım gibi göstermekten yoruldum. Yeniden yalnızlığımın meskûn saraylarına dönmeliyim. Hak ettiğim kirli ve dumanlı odalar içerisinde ötelere zincirlenmeli, kullanabildiğim tüm melekelerimle şu fikir krizini defetmeliyim. Bütün bir gafletin boyunduruğundan kendimi tecrit etmenin vakti geldi. Heyât! Sen ne tür bir diyarsın ki bütünlüğüne henüz şahit olamadığım, üstüne üstlük tüm şefkatine rağmen kirletmekten utanmadığım hâlde en çirkin mutluluklarımın ardından gelen hüzünlerde kendini zikrettiriyorsun? Ölümü bilerek şu varlık merasında otlanan bir yığının ferdi olarak nasıl da beni keder, gam ve sitem ile imtihan ediyorsun? Anlık bir mutluluğun ve ipe sapa gelmez minicik taşkınlıkların bedelini öderken dahi nedir asabiyetinin şiddeti? Ölüme mi hazırlarsın yoksa odağından şaşmış şarlatan zihnime kendini izhar etmek mi istiyorsun?

Tanrım unutturma bana felaketlere gebe oyuncaklarımın başıma açtıklarını. Yüreğime en cesur hattatlarını gönder. Gönder ki kazısınlar gamın da kederin de failinin ancak ben olduğumu. En israfkâr sarraflarını gönder. Gönder ki tasarruf etmesinler kulaklarıma takılı küpelerin ağırlığından. Bana sahih dostluklar bahşet. Ünsiyetimi nisyana tahavvül ettirme ki insanlığım daim olsun. Fikir lanetini üzerimden kaldırma ki mesuliyetimi itmam edebilmem için ötelerle irtibatım kalsın. Bana yalnızlığımı hatırlat… Asla olmak istemediklerimi. Ve kalabalıklardan ari kıl. Kıl ki hüznüm ve kederim şu rahim ile tabut arasındaki sıkışmışlık içerisinde ebedi olsun.

Artık istemem yalandan gülücükleri, dar çevre yitiklerinde içi boş fakat iddiası büyük lafları. Sorumluluklarıma engel çalan her nevi öznenin nazarından kaçmak isterim. Hüznün mutluluğunu ve tek başına yürümenin sabrını dilerim. Eşiğinde uykuya dalmaktır niyetim. Uykuda fikretmek seni. Ayıkken yapamadığımı düşlerimde görmek isterim. Boşluğumu doldurmam gerek. Bir süre kaçmam ve şose boylarında saklanmam gerek. İnsan içre beceremeyeceğimi anladım zira. Müsavi kıl husule gelen ile gelmeyeni!

Derdine müptela olmuş bir gebenin ilk evladı

Miracındayken yine bir gece vakti mahpus çehrelerle

Nisyana vuslat sahte dostluklara tutunur

Geriye buruk kırgınlıklar bırakan köhne mutlulukların

Akıbeti hüzün olur

Amansız bir yalnızlığıyla doğmuş yeni yetme bir cenin

Ve birkaç hilekâr şarlatanın kuralsız oyununda

Dinler az evvel yıkanmış ölünün nedametini

Çünkü en cesur duasını tabutunda eden bir mevtanın

Akıbeti hüzün olur.

Zamandan ve tözden yoksun bir sarhoşluk içre

Meşk ederken arzunun taşkın, hudutsuz şehvetiyle

Makbul olmamış bir anlaşma süzülür göklerden yalnız sokaklara

Çünkü ölümle atılan her imzanın

Akıbeti hüzün olur

Çarşıları görmeme manidir camlarımda biriken tozlar ve ötelerden kovulan melekler

Sabahlara yakınken karanlığın dulu gelir aklıma

Kıskanırım yazgının torunlarını, tanrının evlatlıklarını

Ve bilirim ki şafak vaktiyle nikahlanan kızıllığın

Akıbeti hüzün olur.

Sırların efkarına vakıf olmaktır derdim

Soylu dostlarla paylaşmak ve bir köprü altında uyuklamak

Görmek isterim düşlerimde çünkü

Niçin kanatlanan her karıncanın

Ecelinin adı hüzün olur.

Esenle kalınız…

Yazar

Bir cevap yazın