Another Round (Druk)

Dogma 95 akımının öncülerinden biri olan Thomas Vinterberg, son filmi -orijinal dilinde Druk- Another Round ile çok büyük bir başarı sağladı. Bahsettiğimiz başarı Hollanda/Belçika/Danimarka ortak yapımı filme birçok ödülün yanısıra “En İyi Uluslararası Film” Akademi Ödülü’nü de kazandırdı. Biz de bugün sizlere bu keyifli ve anlamlı filmden bahsedeceğiz. Evet, bugün tek başımıza değiliz, iki kişiyiz. Efe ve İrem iş başında!

Vinterberg, kızı Ida’nın anlattığı Danimarka gençliğinin içme kültürü hikayelerinden yola çıkarak “Alkol olmasaydı dünya tarihi çok farklı olabilirdi.” teziyle filmin senaryosunu yazıyor; hatta kızını katkıları nedeniyle baş karakterin, yani Martin’in kızı olarak senaryoya dahil ediyor. Filmin çekimlerinin dördüncü gününde Ida trafik kazası geçirerek hayatını kaybediyor. Bu trajik ölümden sonra, Vinterberg, salt olarak içki teması yerine ‘‘hayatta uyanık kalmak’’ konusunu işleme kararı alıyor. Filmde gördüğümüz sınıf Ida’nın gerçek sınıfı olup öğrenciler de onun arkadaşlarından oluşmaktadır.

Filmde hayattan bunalan ve bir kaçış yolu arayan dört öğretmen, Finn Skårderud’un alkol deneyini yalnızca mesai saatleri içerisinde uygulanması koşuluyla denemeye karar veriyor. Kısaca alkol deneyinden bahsetmek gerekirse, insanın kanında en azından %0.05 oranında alkol bulunması durumunda daha yaratıcı ve daha rahat hale geldiğine inanılan bir teorem şeklinde açıklayabiliriz. Gerçekten de, bir süre boyunca, daha önce öğretmenlikten dahi hiç zevk almayan karakterlerimiz kendilerini adeta Alice Harikalar Diyarı’nda buluyor. Okula gitmeden önce içilen bir kadeh, teneffüslerde okul tuvaletlerinde alınan promiller ve daha nicesiyle birlikte Martin, Tommy, Peter ve Nikolaj kendilerini gerçekleştirme hususunda gidişatı değiştirmeyi başarıyorlar. Bu noktada, Kierkegaard’ın filmin başında değinilen sözü burada karşımıza çıkıyor: ‘‘Gençlik nedir? Bir rüya. Aşk nedir? Rüyanın mayası.’’.  Bu sözün canlı kanıtı olarak, hayatlarından keyif almayan bir grup orta yaşlı insan, gençler gibi eğlenebilmek ve hayatı anlamlı kılabilmek için şerbetçi otu mayasını acil durum olarak kullanıp bir rüyaya dalıyor.

Okuldaki ve ilişkisindeki sorunları alkol sayesinde aşan Martin, öğrencilerine tarihteki ünlü liderlerin isimlerini gizleyip onların kişilik özelliklerini, az içki içen ve düzenli yaşayan ya da çok içki tüketen ve düzensiz olan insanlardan yönetici olarak hangisini seçeceklerini soruyor. Öğrencilerin tümü, ismi gizli olduğu için az alkollü ve düzenli hayatı olan Hitler’i seçiyor; Martin de dünyanın asla bekledikleri gibi bir yer olmadığını belirtiyor. Bu metafor sayesinde, bir kez daha, hayatın bize okullarda öğretilenden ve çoğunlukla kitaplarda yazanlardan çok farklı olduğu hatırlatılıyor. Hayatı yaşayabilmek için tek bir doğru ya da yanlış olmadığı yüzümüze vuruluyor. Gerçekten de, ne yaşarsak yaşayalım, “İşte bu doğru!” veya “Hayır bu çok yanlış.” demek anlamsız hale geliyor. Örnekten yola çıkarsak, Hitler’in çok düzenli bir hayatı olmuş ve çok az içki tüketmiş; Churchill ve hatta ünlü yazar Ernest Hemingway, neredeyse ayık gezmemişler. Günümüzde bu iki liderin ve Hemingway’in nasıl anıldıklarının yorumunu da size bırakıyoruz.

Hayatlarındaki her şeyin düzeldiğini düşünen, orta yaş bunalımlarından kurtulan öğretmenlerin, alkolün bir kurtuluş olmadığı ve problemleriyle yüzleşmeleri gerektiği gerçeği ile tanışmalarının sonucunda işler sarpa sarıyor. Deney sürerken alkol oranını da gittikçe arttırıp daha da mutlu olmak istemelerinin sonu hüsran oluyor. Alkolün doruk noktasına gelmesiyle birlikte okulda içki içen öğretmenlerin olduğu bilgisi okul müdiresine ulaşıyor. İşleri yoluna koyduğunu sanan beden eğitimi öğretmeni Tommy, tekrardan bir anlamsızlığa düşüp intihar ediyor.

Bu noktada ise Vinterberg’in ‘‘hayatta uyanık kalmak’’ mottosuna dönüyoruz; karakterlerimiz bir süreliğine de olsa alkolle çok mutlulardı fakat eninde sonunda gerçekliğe döndüklerinde başka bir çözüm bulmaları gerekiyordu. Çözümü bulabilen Martin, diğer karakterlerden bu özelliğiyle ayrılıyor. Ancak, Martin’i çıkmazdan kurtaran tek unsur alkol değil; bir bakıma Martin, hayatı anlamlandırma noktasında alkolün yardımını alıyor. Onu bir sebep olarak görmüyor; sonuç odaklı yaklaşarak problemleriyle yüzleşiyor. Tommy ise alkolün aldanmacasına kanıp hayatı o sanıyor; sandığı gibi bir dünya olmadığını fark edince de daha fazla dayanamıyor. Filmde de bahsedildiği üzere, alkolün bir araç olduğunu anlayabilen karakterler hayatta uyanık kalabilmeyi başarıyor.

Bizce filmin konusu hayatın monotonlaşması, hayata yabancılaşma ve hayatın amacını kaybetme gibi mottolar olsa da Vinterberg, bu konuları daha üst bir başlık olan alkol deneyi ile işliyor. Alkol kullanımının aslında monotonlukta kaybolmaya dayandığını söyleyebiliriz. Gençken büyük bir heyecanla yaşanılan maceralar yerini tecrübelere ve kurulu düzene bıraktığında kişi, farklı bir yoldan gitmeyi bırakıyor ve hep aynı daireyi çizmeye başlıyor. Bunun sebebi belki de gençliğin verdiği cesaretin, tutkunun, heyecanın artan sorumluluklarla birlikte ortadan kaybolması olabilir. İşte bu nedenle film hayatı özgürce yaşayan gençlerle başlıyor ve yaşamayı unutan yetişkinlerle devam ediyor. Çünkü kendi kaçışlarındaki en büyük dostları alkol “deneyi” oluyor. Bu deney bir arayışı simgelemekte. Dört yetişkin sonucunu bilmedikleri bir maceraya atılıp acı/tatlı birçok badire atlatıyorlar. Kimi ailesiyle yüzleşiyor, kimi işiyle, kimi ise kendisiyle… Yani film alkolü tıpkı Martin gibi bir araç olarak kullanıyor ve bizlere yaşamayı (ama gerçekten yaşamayı) hatırlatıyor. Tek yapmamız gereken ise hareket etmeyi denemek, en azından bir adım atmak.

Filmde çokça atıf yapılan Kierkegaard’a göre hareket etmek çok önemlidir. Ancak yürüyüş her zaman bir yere varmak için yapılmaz, bazen de var olmak için yürünür ve hareket ettikçe var olunur. Bu sözden yola çıkarak, filmin başında karakterlerin yaşadığı hareketsizliğin, amaçsızlığa bağlanmasının da bir hata olduğunu anlıyoruz. Aslında, amaçları olmasa dahi hareket etmeleri yeterli olacaktı. Bir amaca ulaşmayı düşünmeyen ve kafası rahatlayan Martin’in sondaki dansı da bunu temsil ediyor. Aslında Martin, arkadaşının cenazesinden çıkmışken dans ederek özgürleşiyor. Artık umursayacağı pek fazla unsur kalmıyor. Hayatın amacını keşfediyor, yani amaçsızlığı…

Hikayenin dışına baktığımızda filmin görüntü yönetmeni olan Sturla Brandth Grøvlen’ın el kamerasından yararlanmasının hikayeyi güçlendirerek empati kurmayı kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Dogma 95 akımı artık geçmişte kalsa da filmin anı yansıtması, sadeliğe ve doğallığa bağlı olma çabası Vinterberg’in klasik imzasını seyirciye aktarıyor. Ayrıca filmde geçen birçok alıntının genelde ders sahneleri üzerinden senaryoyla harmanlandığını görüyoruz. Yani hayat ile ilgili vermek istenilen ders niteliğindeki sözler geçekten de filmdeki ders sahneleri ile seyirciye alt metin şeklinde veriliyor.

Peki ya filmde hiç mi kusur yok? Tabii ki de var. Bir konu kafa kurcalıyor: filmde Tommy’nin ölümü, Anika’nın barışma kararı gibi önemli olayları görmememiz istenilen sadeliği sağlasa da sanki filmde gösterilmesi gereken birtakım olaylar atlanmış da vuruculuk çok keskin bir şekilde sağlanamamış gibi duruyor. Kısacası filmde eksik olan tek öge dozu az kalmış bir vuruculuk oluyor. Fakat biz finaldeki dans sahnesinin büyüsüne o kadar kapıldık ki küçük kusurları görmezden gelmeyi başardık!

Another Round’ı izlemeyi bitirdiğinizde tadı adeta damağınızda kalıyor. Sanki birinin hayatını gözlemlemişsiniz; keyfine, kederine ortak olmuşsunuz ve hayata düşe kalka devam edişini izlemişsiniz gibi… Hani bazı filmlerde mutlaka mutlu/mutsuz son gerekir ya, Another Round sadece hayatın akışına uyum sağlıyor.

Authors

,

4 Yorumlar

  1. Çok akıcı ve güzel bir anlatım. Özellikle giriş kısmına bayıldım. Hem çok sempatik bir başlangıç, hem de merak uyandırıyor.
    Tespitler oldukça ilginç. Tebrikler.

  2. Çocuklar eleştirileriniz çok güzel .Çalışmalarınız geleceğe ışık tutuyor başarılar

Bir cevap yazın