Anti-Netflixizm

Çok olmadı sevdiğim dizi-filmleri emek hırsızı sitelerden izlemeyi bırakıp Netflix hesabı alalı. Kullanmaya başladığımdan beri de refah seviyemin arttığını hissettim: Araya giren alakasız reklamların yokluğunda istediğim dilde, istediğim dilin altyazısında pek çok yapımı izleyebiliyorum ve geriye döndüğümde yarıda bıraktığım dizi-filmleri, kaldığım bölümden izlemeye devam etme imkanına sahibim. Zengin bir dizi-film kütüphanesine kavuştum. En başta bu olaya çok tutuldum ve ilgili ilgisiz pek çok şeyi listeme ekleyip izlemeye başladım. Buradan edindiğim zenginlik hissiyle MUBİ ve Blu Tv gibi başka sinema-TV içeriklerinin olduğu platformlara da üyelik aldım, kendime onlardan da nasiplenme sözü verdim. Bu döngünün sefasını geride bırakıp bazı şeylerin farkına varmamsa sadece bir haftamı aldı: Netflix, izleyicilerine geniş bir arşiv sunarak ve izleme eylemlerini kolaylaştırarak büyük bir hizmeti yerine getiriyor fakat bazı şeyleri de tamamıyla ortadan kaldırıyor.

Sevdiğim yapımlarla tanışmam insani ilişkilerim veya merakımla oldu hep: Yakınlarımın tavsiyeleri, TV’de akşam kuşağında rastladığım veya eski bir CD kutusunda bulup video oynatıcıya yerleştirdiğim bir DVD bana iyi kötü bir film altyapısı sağladı ve bu tip rastlantısal durumlar, izlediğim filmlerle kendimi özdeşleştirebileceğim birbirinden farklı renkler sundu. Er Ryan’ı Kurtarmak benim için oldukça değerli, zira babamın çok sevdiği bir film ve çok küçükken bana izletip sevdirdi. Örümcek Adam’ın Tobey Maguire’lı ilk trilojisini sinemada takip ettim ve üç filmi de en erken sinema anılarımdan bazılarını oluşturdu. Fransız Taxi film serisi, evimde bulup izlediğim ve çocukluktan beri Daniel karakterini sevdiğim bir yapım. Netflix’te bu tip güzel tesadüflerin payını, oluşabilecek tatlı hatıraların mümkinatını göremiyorum.

Sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla da insanlar bu tip yapımları anlamadan, takdir etmeden izliyorlar. Birçok kimse için mesele, elindekini tüketip sırada bekleyen şeye bir an önce başlamak. Netflix orijinal olma kaygısı gütmeyen, kendi “sabun köpüğü” dizi-film yığınını meydana getiren içerikleri üreten bir platform ve kullanıcılarının da bu ürünleri tüketmeye her daim hazır müşteriler oldukları intibaı çarpıyor gözüme. Netflix’te izlenenler üzerine Twitter’da ve gündelik hayatımda rastladığım muhabbetler “şunu izledin mi, bunu gördün mü, yeni sezon gelmiş aa bu gece bitireyim” minvalinde dönüyor. Instagram hikayelerinde paylaşılacak Netflix hikayelerinde, dizilerin başındaki boşluğa tik atmak amacıyla listede izlenmeye hazır bütün içerikler hızlıca bitiriliyor.

TV’de 8-9 aya yayılan ve hafta hafta yayınlanan bir dizi; bölümler arası merak duygusunu, sabırsızlığı, dost meclislerinde dönen geyikleri ayakta tutarken bir günde bir sezonu hepten yayınlanan ve olağan sezon boyutu mahsus kısaltılmış bir dizi paterni bana çok suni geliyor. “2 saatte bitirdim, oturup düşünüp, gülüp (ya da ağlayıp) keyfine de varamadım; o zaman iyisi mi buna benzer başka bir şey izleyeyim” – Netflix’in sürekli önerilerle gelen izleyici algoritması olayı maalesef buna indirgiyor. Rastlantı ve keşfetme durumları asgarî, hazır bir şekilde izleyiciye sunulanı yalayıp yutup dahasını istemekse azamî. Film-dizi izleyicisi yerine tüketicisi, hatta azgını pozisyonuna düşüyoruz.

Üzgünüm ki bu durum, örümcek kafalı olduğum pek çok konudan sadece biri. Kocaman beyaz perdelerde veya TV ekranlarında belirli saatlerde ve tamamen konsantre izlediğimiz bu güzel mini serüvenlerin yerini yatakta uzanırken telefon veya diz üstü bilgisayar ekranlarına sığdırdığımız alelade bir gündelik eylem alıyor. Birbirine benzer, seri üretim yapımları çiklet gibi çiğneyip tükürüyoruz. Ve bu bana hiç de samimi, hiç de içi dolu gelmiyor.

Sinema sektörünün evrildiği yönü elbette inkar edemeyiz: Günümüzde hızla dönüşen pek çok sektör gibi televizyon ve sinema içerikleri de dönüşüyor, farklı bir forma bürünüyor. Benim itirazımsa, evrildiği bu yönün eski geleneksel alışkanlıkların üzerine koyamadığı gibi onların yüksek nitelikli özelliklerini yok etmesi ve üretilen yapımları sıradanlaştırması. Korkarım ki sinema ve TV dizileri, bundan böyle küçük ekran eğlencelerinden öteye gidemeyen ve sığ şekilde kullanıp attığımız posalara dönüşme yolunda. Bizim bu sanatsal yozlaşmadaki rolümüzse pasif bir şekilde olaya şahit olmaktan ve vaziyeti kabullenmekten ibaret gibi görünüyor.

Yazar

Bir cevap yazın