Müziğin politikayla ilişkilendiği yerleri eşelemeyi seviyorum. Belli bir dönemde neden aynı temalar tercih edilmiş, kabul gören temayı seçmeyen sanatçılar nasıl dışlanmışlar gibi soruların cevaplarını aramak güzel bir eğlence, bulmak da hiç zor değil. Çünkü bu tarz bağlantılar genelde gayet aleni oluyorlar. Sadece müzik değil sanat her anlamda böyle bir şey, politikadan bağımsız olamıyor. Bugün devlete tabi müfredatın edebiyat derslerinde bile edebi akımları anlatmak için bu akımların politik bağlamlarını es geçemiyorlar. Devlet kanalında Abdülhamit şuursuzca övülürken edebiyat derslerinde mecburen Abdülhamit rejimini hakiki haliyle anlatmaları gerekiyor. Çünkü edebiyatçılarımız neden memleket meselelerini bırakıp kimsenin anlamadığı şiirler yazmaya başlıyor sorusu, “o zamanlar sansürcü bir padişah tarafından yönetiliyorduk” diyerek açıklanabilir ancak. Konuya girmek için biraz açıktan aldığımın farkındayım ancak biraz daha yakın tarihteki başka bir baskıcı rejimin günümüzdeki arabesk müzik anlayışını nasıl yarattığından bahsedeceğim.

Arabesk müzik, tarihi itibariyle rap ya da jazz gibi marjinalize edilmiş ezilen kitlelerin müziğidir. Arabesk ve baskıcı rejim kelimelerinin 12 Eylül cuntasını çoktan çağrıştırdığını varsayarak arabesk kültürünü yaratanın sanatçıların kendilerinden ziyade 80 darbesi olduğunu söylemek mümkün. Arabesk tabii ki 80’den önce de vardı ancak cunta rejimi darbeyi yalnızca politik alanda yapmadı, dinlediğimiz müziğin bile söylemini değiştirdi. Siyasi hayatı yok eden bir yönetimin protest ögeler taşıyan herhangi bir sanat ürününe tahammül edebileceğini düşünemeyiz. Artık, arabeskin farklı bir işlevi vardı.

Ezilenin müziği olarak ilk 1960larda ortaya çıkması ise sıklıkla köyden kente göç olgusuyla özleştirilir. Doğruluk payı olmasına, hatta Orhan Gencebay kurucusu kabul edilmesine rağmen esasen kökleri cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır arabeskin. Cumhuriyet, Batılılaşma hedefinin bir parçası olarak Klasik Türk Müziği’ni radyolarda yasaklar ve halk müziğini tek tipleştirme ve armonize etme çabası içine girer. Tek sesli olduğu ve müzikal değerinin olmadığı ileri sürülerek aşağılanan Klasik Türk Müziği, cumhuriyetin yüksek kültürüne ait değildir. Gelgelelim, Batı müziğini benimsemeyen insanların bu dönemde Arap radyolarını dinlediklerini de duymuşsunuzdur. Bu radyolarda çalan Ümmü Gülsümlerin, Muhammed Abdülvahapların müziği, ileride arabesk müziğin etkilendiği en önemli türlerin başında gelecek.

Arabeskin sofistike bir müzik türü olmadığı sıklıkla ifade edilir. Timur Selçuk’un arabesk için yaptığı tanım şu şekildedir: “Türk sanat müziği ve Türk halk müziğinden etkilenen, batı tarzı yapay motif ve tavırlar da katarak çağdaş bir müzikal, azgelişmişlik örneği olarak ülkemizin ekonomik ve kültürel tablosunu büyük bir ustalıkla sergileyen ritmik yapısıyla tekdüze bir müzik.” Gerçekten de estetik kaygılarla dinlenecek bir müzik değil arabesk. Ancak biçim olarak toplumun genel geçer müzik zevkine uygun. İşlediği temalar nedeniyle de modernleşen toplumumuzun taşra kökenli, kentlerde yaşayan alt sınıfının büyük beğenisini topluyor. Göç ettikten sonra proleterleşen bu kitle, kültürel farklılıkların yanında sebebi esasen yoksulluk olan sıkıntılarla karşılaşıyorlar. Arabesk ise bir nevi acıları yaşamak için insanlara güvenli bir alan tanıyor. Bunu katarsis etkisiyle de açıklamak mümkün.

Darbeden önce ve sonra arabeskin bu fonksiyonu değişmedi. Ancak ülkedeki siyasi atmosfer ters düz oldu. 80 öncesi toplumsal mesajlar veren; yokluk, insanlık onuru gibi temalarda gezinen şarkı sözleri -her ne kadar 80 öncesi arabeske devrimcilik atfetmekten kaçınsam da- dikkate değer. Darbeyle birlikte ise emekçilerin haklarını arayabilecekleri bütün kurumlar ve sol siyaset yok edildi. Ayrıca işçi sınıfının sendikalaşma ve grev hakları gibi kazanımları da kaybedildi. Ülkenin devrimcileri yıllarca işkence gördüler ve bir felaketi yaşadılar. Bu bunalım hâli müziğe ve sanata da yansıdı ancak bu yansıma neler yaşandığına dair bir fikir vermiyordu. Arabesk müzik ise başta piyanist şantörler, Müslüm Gürses ve Ferdi Tayfur öncülüğünde, yozlaşmış değerlerden oluşan bir kültür yarattı. Feryat figan kahrolunan bu müzikte darbeden önceki yoksulluğa isyan teması artık yoktu. Emekçi sınıfların devrimci potansiyelini sömüren kaderci ve ağlak arabesk, darbeden önce TRT’de sansürlenen ve çeşitli baskılarla mücadele eden arabeskten farklı olarak devlet tarafından desteklendi. ANAP hükümetiyle hatta Turgut Özal’ın kendisiyle özdeşleştirildi ve yaratılan bu dejenere kültür, artık hâkim sınıflar tarafından kontrol ediliyordu.

Minibüs müziği, gecekondu müziği ama aslında teslimiyetin müziği arabesk bu ülkedeki devrimci geleneği silmek için kullanılan ideolojik araçlardan biri oldu. Bugün ilginç bir şekilde toplumun her kesimine hitap eden arabesk, o dönem sanatın her alanında olduğu gibi bayağılaştı ve popüler kültürü ele geçirdi. Sanat ürünlerinin içeriğinde toplumsal konulara yer verilmedi, yalnızca bunalım geçiren insanlar, tutunamayanlar ve pür bir acı vardı. Geçirdiğimiz siyasi süreçle ilişkisi, bu alandaki önemli çalışmalara rağmen ise daha detaylı tahlillere hala açık.

Kaynakça:

https://www.researchgate.net/publication/291220607_Turk_Sinemasi%27nda_Arabeskin_Dogusu_ve_Gelisimi

http://www.umut.org.tr/UserFiles/Files/Document/document_3a6af37d21fe4153b28872d7b54f2982.pdf

Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.