Aşk İçin Yakılan Sigaralar: Leos Carax’tan Mauvais Sang

Filmde kullanılan bu güzel eseri dinleyerek yazıyı okumanızı rica ediyorum: https://www.youtube.com/watch?v=xgUI1J3_qyQ

Hayatım boyunca rüya görmenin verdiği cazibenin peşinden sürüklendim. Gördüğüm bir rüya bana gelecekten haber vermez fakat yaşamak istediğim hayatı bana sürprizlerle gösterirdi. Rüyamda gördüğüm günleri yaşamaya çalışıp rüyamda gördüğüm adamlara âşık oldum hep. Öyle ki kabuslarımı bile bir hediye gibi alıp korkunç düşlerimi yeni bir macera bildim.

Fransız yönetmen Leos Carax, 1980’lerde ortaya çıkan ve Fransız sinemasında görülen “Cinéma du look” hareketinin öncülerinden biridir. Bu akımın en önemli özelliği, anlatıdan çok sinematografiye önem vermesidir. Filmlerin güzel görünmesi çok önemlidir. Dönemin reklamlarından ve müzik kliplerinden çok etkilenen akım, aynı bu işler gibi alacalı filmler ortaya çıkartmıştır. Aynı zamanda filmlerin hikâye bakımından ortak özellikleri de vardır: Kavuşamayan âşıklar ve yeraltı dünyası gibi… Mauvais Sang da bu akımın filmlerinden biridir.

Mauvais Sang, bana uzun bir rüyayı hatırlatır. Filmde yer alan ve ülkeyi saran garip hastalık, güzel Anna, Alex’in ağzından düşmeyen sigarası, nihai sona ermesi pek de mümkün olmayan bir aşk ve trajik bir son… Hepsi benim bir gece boyunca uykumda yaşadıklarıma çok benzer. Bakalım bu 1 saat 56 dakika boyu süren rüya, bizlere ne anlatıyor…

Filmimiz, birbirlerine âşık olmadan cinsel ilişkiye giren insanların ölümcül bir virüse yakalandığı bir dünyada geçiyor. STBO denilen bu virüsün Paris’in büyüleyici sokaklarında ne kadar hızlı yayıldığını tahmin etmek çok da zor değil… Bu sıralarda Paris’te kız arkadaşı Lise ile birlikte hayatını sürdüren Alex, ölen babasının arkadaşlarından biri olan Marc tarafından hükümetin elinde olan ve virüse çare olduğu konuşulan aşıyı çalmak için görevlendirilir ve sonunda büyük bir para alacaktır. Bu görevi sebebiyle kız arkadaşı Lise’i terk etmek zorunda kalır. Görev sayesinde Anna adında genç bir hanımla tanışır. Anna’nın, Alex’in rüyalarının kadını olduğunu belirtmek zorundayım. Zira filmin ilerleyen dakikalarında siz de bundan emin olacaksınız. Alex, Anna’ya derin bir aşkla bağlanır fakat Anna, başka bir adama âşıktır ve bu adam da Marc’tan başkası değildir. Sadece kendinden yaşça büyük erkeklere âşık olabildiğini ve Alex’e asla âşık olamayacağını defalarca dile getirse de Alex asla Anna’ya olan aşkından vazgeçmez…

Film en çok karmaşık aşk öyküsünden güç alıyor. Aşkın çoğu insanda bulduğu karşılık platoniktir. Mauvais Sang da aşkı bu formda ele alıyor. Alex, onu delicesine seven sevgilisi Lise’i terk eder ve Anna’ya âşık olur. Artık Alex için Lise’in onu ne kadar çok sevdiği hiç önemli değildir. Aynı şekilde Lise için de Alex’in Anna’ya duyduğu aşk önemsizdir. Alex’e duyduğu aşk hiç azalmadan devam eder. Anna ise Marc’a büyük bir aşk ile bağlıdır. Alex’in sevgisinin farkında olsa da Alex’in onun için yaptıkları umurunda bile değildir. Alex de, Anna’nın Marc’a olan aşkını hiç umursamadan Anna’yı sevmeye devam eder… Filme birkaç kere şahit olunca insan düşünmeden edemiyor: Gerçek aşk sadece acı çekerek mi varlığını sürdürebilir?

Mauvais Sang, bir filmin olabileceği en üst mertebede şiirsel. Bu hususta da her türde filmi ezip geçebileceğini düşünüyorum. Eşsiz şiirselliğini diyaloglar ve sahneler ile yakalıyor. Buna örnek vereceğim sahne Alex’in, Anna’yı kucağında karşıdan karşıya geçirdiği sahne olacak. Zeminin çok sıcak olduğu bir gecede Anna, kaldıkları yerde huzursuz hisseder. Bu sebeple hemen karşıdaki otelde kalacağını söyler fakat zemin o kadar sıcaktır ki ayakları yanar ve karşıya geçip otele varamaz. Alex, kapının önünde öylece kalan Anna’yı kucaklayıp taşıyarak otele yerleştirir. Alex’in sıcak asfalta basarken bile Anna’yı kucaklaması sebebiyle yüzünde hafif bir tebessüm görülebilir.

Alex’in Anna’ya olan bağlılığı aynı sigaraya olan bağımlılığına benzer. Sigarasını söndürdükçe bir tane daha yakan ve neredeyse ağzında sigara olmadan kadrajda görünmeyen Alex, âşık olmaya ve Anna’ya da aynı böyle bir bağımlılık geliştirmiştir. Mauvais Sang, sanki sadece böyle bağımlılıklar için yazılmış bir film gibi. Bizi günden güne bitireceğini bilmemize rağmen peşinden koşmaya devam ettiğimiz tutkularımız için…

Yaşı geçkinler için aşkın hiçbir anlamı yokmuş gibi görünürken gençliği peşinden sürükleyen ve perişan eden şey aşktır. Gençler yaşı geçkinlere âşık olsalar bile… Açıkçası bu filmi hangi izleyicilerin sevebileceğini bilmiyorum fakat böyle bir eserden keyif almanın ilk yolu kuralları ve size “doğru” gelen yargıları film süresince unutmaktır. Doğru diye bir şey yoktur. Bu yargılardan kurtulup tadını çıkartmanızı öneriyorum. Aşktan korkuyorsanız filme hiç bulaşmayın derim (ben de korkuyorum fakat bu konuyu deşmeyeceğim) çünkü film kalbinizdeki buruk bir acıya benziyor, bu yüzden sizinle kalıyor.

David Bowie’den Modern Love ve Alex: https://www.youtube.com/watch?v=gt2KlkBUgXA

Fragman: https://www.youtube.com/watch?v=r_nJz2KTKIk

Yazar

Bir cevap yazın