Assos

Öyle zannediyorum ki tarihte yazılmış ilk ansiklopedidir Naturalis Historia (Doğa Tarihi) …

Miladi 70’li senelerde kaleme alınmış olan otuz yedi kitaptan meydana gelir bu geniş külliyat.

Geçtiğimiz kış, Grek literatüründe Troáda (Τρωάδα) veya Antik Yunancadaki telaffuzuyla Troas (Τρωάς) şeklinde kroniklere geçen Biga Yarımadası’nın mufassal tarihine dair bir fasıldan başlayarak acaba o civarlar hakkında neler bulabilirim, gayesiyle bu zengin külliyatı okumaya koyuldum.

Özellikle Latince-İngilizce olarak düzenlenmiş ciltlerine göz atma şansı yakaladığımda, çok değil sadece birkaç sayfa sonra anlamıştım ne denli benzersiz bir çalışmayla karşı karşıya olduğumu.

Devrin yüksek kültür dili olan, bir nevi lingua frankası ile, yani Latincede üretilerek eşsiz bir çalışma olarak insanlığa armağan edilmiş “Yaşlı” Plinius tarafından…

Evrensel literatürde “Büyük” Plinius diye de geçer adı (Plinius māĭŏr) …

Māĭŏr, yani, mājor (İngilizce mayor) …

Bu mayor, bir şehrin, bir kasabanın yargıcı veya reisi manasıyla değil, “saygıdeğer, büyük, yüce” veya eski dilde “mümtaz kişi” de denilen magnus‘un eş anlamlısı olan mayor (māĭŏr)…

“Büyük” Plinius’un namı kıtaları aşmış. Kimileri “Yaşlı” Plinius demiş (İngilizce literatürde Pliny the Elder). Belki de bilgeliği, saygınlığı, hatta bir öğretmen olarak soylu bir eğitimle büyüttüğü yeğeni “Genç” Plinius’u yetiştirmesi, ona, “Yaşlı” sıfatını kazandırmıştır, kim bilir?

Mühim bir gözlemin, entelektüel ve soğukkanlı bir çabanın, devrin imkanları doğrultusunda yapılmış pek masum hataların ve bir o kadar da doğru ve kıymetli tespitlerin ürünüdür Doğa Tarihi eseri… İsmi, popüler kültürde de epey sevilmiş olacak ki Büyüğe saygı göster, soğuk tut ve taze iç, mottosuyla bir bira markasının adı bile olmuş, üstelik yeğeni ile: Pliny the Elder ve Pliny the Younger

***

Tabiatın muhtelif renklerle ve imgelerle süslenmiş, kimi zaman donuk ve cansız gözüken perdesini aralayarak insanoğlunun asırlardır üzerinde yaşadığı toprağı, yer altı zenginliklerini, tabiatı, denizleri, kullandığı ilkel teknoloji vasıtalarını, taş türlerini vb. gibi her şeyi merak etmiş Plinius…

Kimsenin umursamadığı, yanından geçip gittiği her bir materyali merakla incelemiş, her bir doğa hadisesini gözlemleyerek o çağın sınırlı malumatları doğrultusunda tahminler yürütmüş, adeta doğanın sürprizlerle dolu ve aslında evren gibi devasa ve sonu olmayan bir puzzle‘ın en minik parçasını oluşturduğunu yüzyıllar sonra anlayacağımız tüm detaylarında boğulmuş ve tabiatın sesine kulak kabartmış.

Şöyle bir düşünüp, bahçeli, müstakil bir yazlığınız olduğunu farz edin bir an için. Toprağını, alt yapısını, hanenin çehresini, metrekaresini, malzemesini, elektrik, su, ısı ve peyzaj gibi her şeyini bilmeniz gerekir illaki… Şayet malumatınız yok ise bin türlü belaya açık olursunuz. Aynı şekilde insanoğlunun da havayı, suyu, etrafını tanıyabilmesi, afetlere karşı önlem alabilmesi, toprağı işleyebilmesi, hayvanlarını evcilleştirebilmesi, hayatta kalabilmesi, dünyayı, yıldızları ve hatta kâinatı doğru okuyabilmesi için tabiatla alakalı bilgisi olması, doğayla konuşabilmesi ve onun tüm koşullarıyla barışık olması gerekir. Tabiatı katleden, ırmakları kurutan, göğü kara dumanlarla kaplayan, nehirlere kan karıştıranlar bir gün mutlaka felaket görür doğadan…

Bilginiz olmadığında bir selle, bir toprak kaymasıyla, devasa dalgalarla, büyük bir yangınla, depremlerle yüzleşmek kaçınılmazdır. Dolayısıyla, onu sevmeli, onunla, onun koşulları altında yaşamayı bilmelidir insan…

Montaigne (Monteyn)’nin şu an hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir denemesinde dediği gibi, doğa, bizlere ana gibi davranmış, dolayısıyla onun kurallarını bozmaya hakkımız yok

Tıpkı işe, ufuk çizgisinin ötesine geçerek uzak diyarlara doğru HMS Beagle gemisiyle yolculuğa çıkarak başlayan Charles Darwin gibi, Plinius da olağanüstü bir hevesle tabiatı dinlemiş, gözlemlemiş ve gördüğü her şeyi kaydetmiş. Hatta Plinius’un ne Batılı denizciler gibi okyanusları aşan kadırgaları varmış ne de Darwin’in sahip olduğu imkanları…

Ancak onlarla aynı duyguyu taşıyarak yola çıkmış…

Merak…

Doğaya, coğrafyaya, antik devrin bilim dallarına dair bütün argümanlara yer vermeye gayret etmiş külliyatında ve antik devrin polemiklerini de taşımış bizlere… Misal, sık sık “ilahi bir mucize” olduğu söylenegelen; ancak coğrafya bilgisizliğinin neden olduğu yanlış bir tespitten öteye gidemeyen tatlı su ile tuzlu suyun birleşmediği,yönündeki inanış, yazılı tarihte ilk olarak Plinius külliyatında dillendirilmiş bir konudur, bunu biliyor muydunuz?

Daima birleşen su kütlelerinin içeriğindeki mineral gibi inorganik maddelerin varlığına ve suyun tortu oranlarına dair bilgilerin var olmadığı ve henüz “lagün” gibi doğal bir yapının tanımlanamadığı bir devirde, özellikle Romalı entelektüeller arasında ateşli münazaraların konusu olmuş olan bu polemiği kendi gözlemleriyle birleştirmiş ve bizlere doğru zannederek aktarmış Plinius…

Çok miktarda doğru bilgi de vermiş elbette…

Roma devrinde yeraltı zenginliklerinin çıkartılma teknolojisine ve kullanımına dair tespitleri, özetle, ilkel madencilik üzerine yaptığı aktarımlar mühimdir. Size bir bölgenin eski halini, tabiatını ve o zamanlardaki görünümünü hayalinizde canlandırma imkânı sunan Orta Çağ Avrupa’sının hikaye anlatıcılarındandır sanki… Yani, kısaca, şöyle iki-üç sayfa okuduğunuz vakit, ne denli ciddi bir entelektüel macerayla karşı karşıya olduğunuzu anlar, saygı duyarsınız.

O eserde yer alan bir fasılda Assos antik şehrini de hudutları içine alan Troada bölgesinden bahseder Plinius.

Yani, Biga Yarımadası’ndan…

***

Assos şehrine Lesboslu göçmenler yerleşmiş evvela, sonra Lidya ve Pers egemenliğine girmiş bu topraklar… Bergama Krallığı, şehri Roma’ya, Roma da Doğu Roma’ya yani nam-ı değer Bizans’a devretmiş. Hatta bir ara bu topraklar, Ahit külliyatında da adı geçen Apollonia (άπολλωνίαν) sözcüğüyle anılmış.

Mealen, “Apollo’ya ait”

Karesi Beyliği’nden Osmanlı idaresine geçmiş.

Bu kronolojiye bakıldığı vakit, şehrin ışığı yavaş yavaş sönmüş.

Tarih boyu defalarca yağmalanmış, yeniden onarılmış.

Her şey, insanoğlunun Antik Yunan devrinde felsefeyi keşfeden düşünceye artık ihtiyacı kalmamasından kaynaklanmış zannımca. Roma, her şeyi yakıp yıkmış. Ölüme, ganimete, ihtişama, entrikaya; hatta kahramanlık öyküsüne ihtiyaç varmış. Çünkü muharebe meydanlarında kazanılan zaferler, aynı zamanda daha fazla şöhret, prestij, hazine, daha çok iktidar demekmiş. Helenistik devrin sona erişiyle, bir vakitler felsefeye, fikir teatisine ihtiyaç duyan politikacılar, tiranlar ve generaller, artık bu çağdan sonra yemeklerini kendilerinden evvel tattıracakları birer köleye ihtiyaç duymuşlar belki de…

Assos’un asırlar evvelki mirasçıları, Behramkale sırtlarına, denize karşı genişçe bir agora (kent alanı), gymnasium (eğitim müessesesi) ve teatro (tiyatro) binası dikmişler. Şehir, bu agoranın çehresinde konumlanmış ve bölge ahalisi de bu yapı etrafında örgütlenmiş olmalı. Tıpkı mabet etrafında örgütlenen İsrailoğulları gibi…

Evvelden Atina’daki Akropoli sırtlarında yer alan tapınak yapısını görmüş olanlara yabancı gelmeyecek bir mimari stil mevcut burada…

Helenistik devrin Dor stili, eski Yunan mimarisinde sadeliğin, yalınlığın, süslemeden uzak bir işçiliğin ifadesiydi. Aynı stile uygun olarak Ege civarlarına inşa edilmiş nadir antik yapılardan biri de Assos’daki Athena Tapınağıdır bildiğim kadarıyla. Belki de tek misal olabilir.

Aristo, bu muhite milattan evvel 347 veya 348 dolaylarında gelmiş, bir müddet burada yaşamış, Grek kaynaklarına göre 345’e kadar meskûn olmuş, dostane sohbetler etmiş, tefekküre çekilmiş, hayatı anlamaya, anlatmaya ve hayata dair düşünmeye adamış kendini…

Etrafında güneşin haleleri gibi halka oluşturan talebelerini de düşünmeye sevk etmiş.

Şehrin okulunu, Antik Yunanistan’da symposionların icra edildiği mekanlara çevirmiş ve görkemli bir taş koyanlardan olmuş o da metaforik Babil Kulesi’nin inşasına…

Assos, bir müddet, bir felsefi tefekkür beldesine, insanın kendi içsel dünyasına ve düşünce evrenine çekildiği, yaşama dair can alıcı suallere cevaplar aradığı bir bölgeye dönüşmüş. Bu manada Assos, Aristo’nun da dokunuşuyla, Himalayaların o karlı tepelerinde yer alan bir Budist mabedinden veya Endülüs’de Arap ve Yahudi öğrencilerin aynı çatı altında eğitim gördüğü bir devrin parlak medreselerinden farksız bir yermiş vakt-i zamanında…

Sessiz, dingin, tabiatla iç içe ve boğazın lacivert sularına karşı hem de…

Kılıca ihtiyaç duyulmayan ütopik bir belde düşleyin. Öyle bir yermiş Assos vaktiyle.

Şehrin ismi Hıristiyanlığın dini metin külliyatında da yer almış. An itibarıyla eldeki imkanlarla alakalı olarak hem Yunanca kaleme alınmış Yeni Ahit’den o pasajı aktarıyor ve Assos da demek olan Asson (Ἆσσον) teriminin geçtiği yerleri italik yazıyla gösteriyorum. “Assos”, Yeni Ahit’te İşler yahut Türkçe literatürdeki çevirisiyle Elçilerin İşleri bölümünde şöyle yer bulmuş kendine:

Biz önden giderek gemiye bindik ve Assos’a hareket ettik. Pavlus’u oradan alacaktık. Kendisi karadan gitmek istediği için bunu böyle düzenlemişti. Bizi Assos’da karşılayınca onu gemiye alıp, Midilli’ye geçtik.

Ἡµεῖς δὲ προελθόντες ἐπὶ τὸ πλοῖον ἀνήχθηµεν ἐπὶ τὴν Ἆσσον, ἐκεῖθεν µέλλοντες ἀναλαµβάνειν τὸν Παῦλον, οὕτως γὰρ διατεταγµένος ἦν µέλλων αὐτὸς πεζεύειν. ὡς δὲ συνέβαλεν ἡµῖν εἰς τὴν Ἆσσον, ἀναλαβόντες αὐτὸν ἤλθοµεν εἰς Μιτυλήνην.

Yunan ve Yahudi topluluklarına Hıristiyanlığı kabul ettirme emeliyle Yeruşalim, Efes, Milet, Sakız, Samos ve Assos boyunca Mezopotamya’dan başlayıp, Yunan Denizi’ne varıncaya dek binlerce kilometre yol kat eden ve ırak memleketleri ziyaret eden havarilerin nefes nefese geçen yol öykülerini anlatır bu pasaj…

Metne göre Assos şehri de bu canhıraş süren mitsel yolculuğun kısa bir es verme yeri olmuş.

***

Seneler sonra anlaşılıyor ki Assos da –tıpkı bir gün kültür, sanat ve ticaret manasında göz kamaştırıcı bir zenginliğe sahip olan İskenderiye şehrinin yerle yeksan olması gibi– ütopik bir felsefe şehri olma titrini kaybetmiş.

Muhtemelen 19.yy. sonlarına doğru arkeoloji biliminin ehemmiyeti yeni anlaşılıyorken, bu sit alanında gerçekleştirilen kazılarda rastlanan kalıntılar muhtelif müzelerde sergilenmek üzere götürülmüş o civarlardan… Londra’nın British Museum’u bu bağlamda bir hazinedir. Buna rağmen şehir kalıntıları büyük ölçüde kalmış vaziyette.

Halen sürdürülüyor mu fikrim olmamakla beraber son 10-15 senedir Assos’da düzenlenen uluslararası felsefe sohbetleri –hem de ezelden beri felsefeye ihtiyaç duyulmayan bir dünyada– en azından bu antik şehrin öyküsünün yaşatılması açısından önem taşıyor sanıyorum.

Düşünüyorum da bunun gibi daha kaç şehir tarih sahnesine böyle usulcacık veda etti, kim bilir?

Kaynakça

Acts, 17: 1.

Acts, 20: 13-14.

Pliny, Natural History, translated by H. Rackham, Book II, The Loeb Classical Library, Harvard University Press, London, UK, 1967, p.341.

Yazar

Bir cevap yazın