Beethoven’ın Eroica’sı: Romantizmin İlk Kahramanı

Victor Vasnetsov – Knight at the Crossroads (1882)

Bir edebiyat akımı olarak ortaya çıkan romantizmin müzikte ne zaman başladığı sorusuna cevaben Beethoven’ın 3. Senfonisi verilmekte. Bu konsensus öylesine yaygın ki artık bu eserin esas mahiyeti bile gölgede kalmış durumda. Eser kendi özgül ağırlığı ve insan doğası üstündeki etkisi ile kendini sunup anlatmaya muktedir elbette. Ancak onun sanat tarihi üzerindeki önemi hakkında konuşmak ve bazı tespitler yapmak gerekiyor ki işte esas ıskalanan ve eserin mahiyetine gölge düşüren de böylesi bir okumanın yapılmamış olması. Bu yazıda sizlerle beraber Beethoven’ın notalar arasına gizlediği Romantizmin ilk yüce kahramanına genişçe bir perspektiften göz atıyor olacağız. Eserin ilk bölümünü çalarak işe başlayalım, Herbert Von Karajan şefliğinde Berlin Filarmoni Orkestrası’ndan dinliyoruz. 

Eser İtalyanca “epik” “kahramanca” anlamına gelen Eroica adı ile anılıyor. Ancak Beethoven’ın eseri Fransız devriminin kahramanı Napolyon’a atfettiği hatta esere Napolyon senfonisi adını vereceği ancak daha sonra bu ithaftan vazgeçtiği rivayet ediliyor. Ancak esas soru şu; ister Napolyon, ister bir antik yunan tanrısı ya da herhangi bir savaşın muzaffer komutanı olsun (ki tüm bunlar eserin düş dünyasına uygun) böylesi biri neden daha ilk bölümden sezdiğimiz destansı hatta doğaüstü bu anlatıya layık görüldü? Yani Beethoven’ın zihninin kıvrımlarında böylesi bir hikâye nasıl şekillendi…

18-19. yüzyıl arasındaki kısa bir dönemde ilk ateşi yakılan romantik dönem, bir önceki dönemde ortaya çıkan klasisizmin karşısında kendini konumlandırıyor. Elbette bunu biliyoruz, peki neden insan duygularına yönelip bunu yücelten bir akım klasik dönemin karşısında durmaktaydı? Çünkü akıl yoluyla dünyaya ve evrene baktıkça gördük ki insanlık olarak bizler son derece önemsiz varlıklarız. Tüm kâinatın içinde boş bir ceviz gibi yuvarlanıp duruyorduk ve uzun yıllar bunun farkına varamamıştık. Peş peşe gelen bilimsel atılımlar örneğin Kopernik gibi isimler, yaşadığımız bu dünyanın evrenin en iyi ihtimalle önemsiz bir kıyısı olduğunu ispatlamaya çok yakındı. Tüm evren dünyanın etrafında dönmüyordu, insanlar tanrı tarafından mutlak bir merkeze yerleştirilmemişti… İnsanın varlığı öylesine değersiz öylesine anlamsız bir konuma gelmişti ki, artık insan beğenisi yani estetik dahi anlamını yitiriyor gibiydi. Bu bakımdan aydınlanma bir yara getirmişti ve insanlar varlıklarına sahip çıkacakları bir yol arıyordu. İşte bu hayal kırıklığı ile senfoninin “Cenaze Marşı” başlıklı ikinci bölümüne geçmenin tam sırası. Yine Berlin Filarmoni Orkestrasını dinliyoruz fakat bu defa şefimiz Claude Abbado.

Romantizmin ortaya çıkmasından önce insanlar bu kahramanlık ihtiyacını gidermek üzere kendilerini Orta Çağ şövalyelerinin hikâyelerine verdiler. Romans adı verilen bu edebi formun anlatısı macera doluydu, serüvene atılan bir savaşçı son derece olağanüstü ve bir o kadar da duygu yüklü bir dizi olay yaşıyordu veya tümden bir aşk hikâyesi anlatının bel kemiğiydi. Romantizm Romans kavramının türetilmesinden bir yüz yıl sonra ilk nüvelerini verirken hikâyelerin konusu olan tüm o duygular, ince bir melankoli ve insanın yüce macerası, sanatçıların dünyasında bir araya gelmişti. Romantizm dehanın takdir gördüğü bir devir yaratacak ve sanatçılar sadece kahramanlık hikâyelerini anlatanlar değil bizzat birer kahraman olarak bir saygınlık kazanacaklardı. İşte Beethoven’ın 3. Senfonisi de bu yolu ilk adımlayan eserdi. Bir yanıyla bir askerin duygu dolu hikayesini anlatırken diğer yandan 30’larının başındaki bestecinin dehasını ortaya koyarak kahramanlaşmasına önayak oluyordu.

Beethoven bir Almandı ve Voltaire ve Rousseau’nun ateşlediği romantizm fitili gerçek patlamasını Almanya’da yapacaktı. Özellikle 1767-1785 arasında etkili olan “Strum und Drang” akımı yani Türkçesi ile “Coşku ve Fırtına” hareketi Kant, Goethe ve Schiller gibi önemli isimleri barındırıyordu. Bu hareketin mensupları başından beri Aydınlanma ve Klasisizm ile mücadele etmekteydi. Yegâne iddiaları evrenin büyük bir gizemi olduğu, evrenin dev karmaşasının aklın ötesinde olduğu ve hiç kuşkusuz gizli bir mananın her zaman bulunduğu yönündeydi. Strum und Drang ile gerçekleşen harekette dönemin Alman topraklarında sanatçıların patronlardan ve saraylardan kurtulup kente inmesi, halkla ve doğa ile birleşip, keşifler peşinde olması ve bir mana arayışı içine girmesi söz konusudur ki Beethoven da bundan nasibini almıştır. Onun tabiata yönelişini pastoral senfonide görmek mümkündür, 9. Senfoni ise ilahi bir mananın kapılarını aralarken koro adeta halkın sesidir ve orkestra ile birleşen insan sesi bir biçimde insanın kutsi manasına işaret eder.

3. bölüm neşeli ve hayat dolu bir yapıda karşımıza çıkar tüm bu melankolinin ardından yeni bir kahraman doğmakta, ölüp gidenin ardından yeni olan gelmektedir.  “Hissediyorum öyleyse varım!” Béla Drahos yönetiminde Nicolaus Esterházy Senfoni Orkestrasını dinliyoruz. Aynı zamanda bu videonun kapak görselinde Joseph Willibrord Mähler tarafından çizilen bir Beethoven portresi görmekteyiz ki eseri bestelediği yıldan sadece 3 yıl sonra çizilmiş.

2020 Beethoven’ın 250. yaş günüydü, tüm dünyada pandemiye rağmen mümkün olan en azami şekilde kutlandı. Onun ilhamı, dünyada çok ama çok az sanatçının erişebildiği bir noktada ve tüm çağlara yayılmış durumda. 1802-1804 yılları arasında bestelediği Eroica 1805 yılında yapılan ilk dinletisinden bu yana ilhamını yaymaya ve dünyayı değiştirmeye; bize yeni fikirler vermeye devam ediyor. Ancak Romantizmin bu ilk kahramanlık öyküsünden bugünün kültürünün yükseldiğini hiç şüphesiz söyleyebiliriz. Resimden felsefeye uzanan ve 1800’lerin ilk yarısında Avrupa’nın tamamını etkisi altına alan Romantizmin müzikte ise Beethoven ile çok daha kalıcı bir iz bıraktığını söylemek mümkün. Öyle ki; Eroica’dan bugüne müzik alanında ortaya çıkan her akımda işitsel nitelikte, orkestralarda, besteleme biçimlerinde ne kadar değişiklik olursa olsun bu akımlar altında verilen eserlerin büyük çoğunluğu özünde romantik bir düş, bir hikâye barındırıyor ki bu romantik düş işitsel olarak olmasa da düşünsel olarak Beethoven’la mutlaka kuşatılmış biçimde. Kimi zaman eserlerin ötesinde, bestecinin kendini ortaya koyuşunda…

Son bölümde ise Koreli Myung-whun Chung şefliğinde, İtalyan Ulusal RAİ Senfoni Orkestası’nın icrasını dinliyoruz. Ve böylece büyük bir final ile size veda ediyorum.

Son olarak aşağıdaki ekte eserin ilk icrasını bir film biçiminde aktaran ve eser hakkında detaylar sunan iyi bir belgeseli de bırakıyorum böylece eseri dinlerken iyi bir belgesel izleyebilir ve eserin döneminde nasıl bir yankı bulduğuna dair çeşitli notları bulabilirsiniz. İzleme listenize ekleyiniz.

Bir cevap yazın