Bildiğimiz Şiirlerin Hikâyeleri

Edebiyatseverlerin her satırını ezbere bildiği, edebiyatla ilgilenmenin “boş iş” olduğunu düşünen “dolu” insanların da geceleri gizlice okuduğu bazı şiirler vardır. Bu şiirler öyle güçlüdür ki her okunduğunda kapandığını sandığımız yaraları tekrar kanatabilir veya virgülünde duraklatıp yıllar önce solan umudumuzu yeniden yeşertebilirler. Kimi zaman yolu gözlenen bir sevgili, kimi zaman vuslatını mahşere bırakmış aşkları anlatırlar mısralarında. Peki, Sezai Karakoç “Mona Rosa, seni görmemeliyim…” derken gerçekten kime sesleniyordu? Yahya Kemal, “Sessiz Gemi”sini meçhule giden bir limandan mı kaldırmıştı, yoksa kırık kalbinin fırtınalı denizlerinde batmaya mı mahkûm etmişti? Bu yazıyı okuduktan sonra bahsi geçen şiirlerin tamamını bir daha okumanız şiddetle tavsiyemdir. Bazıları rivayet, bazıları belgeli: Bildiğimiz şiirlerin hikâyeleri.

İlhamını aşktan alan şiirlerimizin arasında en bilinenlerinden olan “Mihriban” şiiri hakkına birçok senaryo yazılmış, Abdürrahim Karakoç’un şiirinde kime seslendiği merak konusu olmuştur. Şair gençken çok âşık olmuş, aşkına karşılık da bulmuştur. “Sarı saçlarına deli gönlümü /Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban! /…Bir kördüğüm baştan sona tamamı /Çözemedim çözülmüyor Mihriban! ” Söylentilere göre, sevdiğinden aldığı mektuba cevaben, o zamanlar kızın evine mektup göndermenin uygun olmadığını düşündüğü için gazetede bu şiiri yayımlamıştır. Daha sonra sevdiğinin “Unutmak kolay mı?” sitemine karşılık, “Unutmak kolay mı? ” deme/ Unutursun Mihriban’ım. /Oğlun, kızın olsun hele /Unutursun Mihriban’ım.” Dizelerini içeren bir şiir daha yayımlamıştır. Kim olduğu defalarca sorulmuş fakat şairin ölümüyle birlikte hiç ortaya çıkmayacak bir sır olarak hafızalara kazınmıştır. “O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın. Ne adı Mihriban ne saçları sarı…”

Sıradaki şiirimiz edebiyat dünyasının melankolik şairi, Ümit Yaşar Oğuzcan tarafından kaleme alınmış. Sayısı kesin olmamakla birlikte birden çok intihar girişiminde bulunduğu iddia edilen Oğuzcan’ın bu depresif kişiliği başta çocukları olmak üzere ailesini kötü etkilemiştir. “…Beni hayallerimin bittiği yere asın” mısralarını yazan bir babanın oğlu olmak oldukça zor olmalı ki oğlu Vedat henüz 17 yaşındayken Galata Kulesi’nden atlayarak intihar etmiştir. Bu acı olaydan geriye yüreği paramparça bir baba ve tüylerimizi diken diken eden “Galata Kulesi” şiiri kalmıştı. “Küçüktü bir zaman/ Kucağıma alır ninniler söylerdim ona / ‘Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni’…/…Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini /Bu nankör insanlara /Bu kalleş dünyaya inat /Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona / ‘Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat…’

Yavaş yavaş sorularımızın cevaplarına gelelim, kimdir bu Mona Rosa? Öncelikle Sezai Karakoç’un “Tek Gül” anlamına gelen şiirinin adıdır Mona Rosa. Bir akrostiş şeklinde yazılmış fakat o dönem fark edilmesi neredeyse 30 yıl sürmüş şairin anlattığına göre. Harfler birleştirildiğinde “Muazzez Akkaya’m” kelimesi karşımıza çıkar. Hakkında sadece okuldan bir arkadaşı olduğundan emin olduğumuz bu isim, söylenenlere göre Karakoç’un hiç evlenmemesinin sebebidir. Şiiri okuduğumuzda imkânsız bir aşk olduğunu kolaylıkla anlarızfakat günümüzde hikâyesi sorulduğunda usta şair hala soruları cevapsız bırakmaktadır.“…Açma pencereni perdeleri çek, / Mona Rosa seni görmemeliyim. /Bir bakışın ölmem için yetecek. / Anla Mona Rosa ben bir deliyim. /Açma pencereni perdeleri çek…”

Sıra geldi edebiyatımızın yazılmış en iyi aşk şiiri olmaya aday: “Sessiz Gemi.”  Yahya Kemal, o dönemlerde Heybeliada’da Nazım Hikmet’in hocalığını yapmaktadır. Bu sırada Nazım Hikmet’in annesine, aynı zamanda güzelliğiyle nam salmış ressam Celile Hanım’a, gönlünü kaptırır. İkilinin edebi sohbetleri giderek güçlü bir aşka dönüşür. Celile Hanım’ın zaten sallanmakta olan evliliği, çıkan aşk dedikodularıyla tamamen yıkılmıştır. Nazım Hikmet bu münasebete kesinlikle karşı çıkarak hocasının cebine bir de not bırakmıştır: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz…” Yahya Kemal, Celile Hanım’ın bütün fedakârlıklarına rağmen aşkını evliliğe taşımaya yanaşmamıştır. Yıllar sonra iki sevgilinin yolu Galata Köprüsü’nde kesişir. Nazım Hikmet’in cezaevinden çıkması için yapılan grevde mücadele eder Celile Hanım, hem de artık görmeyen gözlerine rağmen. Yahya Kemal eski aşkını görür fakat yanına gitmeye cesaret edemez, öylece çekip gider. Bu buruk ve yarım kalmış aşkın uğruna yazılan “Sessiz Gemi”, sevgilisinin rıhtımdan ayrılışını izleyen bir şairin vedasına haykırışıdır. “…Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;/ Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler./ Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,/ Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden…

Yazar

Bir cevap yazın