Bilim ve Din Çatışması Bağlamında İslam Ekonomisi Söylemleri I

Büyücüler[1] ve simyacılar[2]

Bir yanda asa ile avamın ferasetini büyüleyerek mucize gösteren büyücüler, öte yanda maddenin tabiatına şamil ne varsa özümseyerek açıklamaya çalışan simyacılar… Bilim, din ve felsefe üçgeni üzerinde hiç düşündünüz mü bilmiyorum. Ancak şunu iyi biliyorum ki bu coğrafyada bilim ve dini ayırmak hakikaten çok maliyetli bir uğraş. Bu maliyet o kadar şiddetli ki son üç yüzyıldır Orta Doğu’nun göreli olarak geri kalmasının arkasında yatan en nihai sorunsallardan birini teşkil ediyor. Bu yazımda büyücülerin kibrinden bahsedeceğim. Hani şu hakikati keşfettiğinin iddiasıyla her türlü sosyal sorunun kökenini kazıma teşebbüsünde bulunan cehaletin bayraktarlarından. İslam ve ekonomiyi ahistorik uzamda ele alarak bilim ve dinin uzlaşabileceğini iddia eden ve modern yüzyılda her türlü sosyal sorunlara dinin dogmatik hükümlerini bir çözüm önerisi olarak sunan ehl-i kebâirden[3].

Ehl-i Kebâiri özellikle vurguluyorum. Zira hakikat, avuçların arasına alınamayacak kadar narin ve hassas bir olgudur. Ancak büyücü sınıfı, üstlendiği sorumluluğu mübalağa ederek meşruiyet devşirmek suretiyle varlığa karşı kibirle yaklaşmaktan hiç gocunmazlar. Bu durumdan en çok zarar gören toplum veya bilimsel düzlem değildir. Aksine bizatihi büyücülerin asasına güç veren dinin kendisidir. Din, büyücüler tarafından kırpılmaktadır. Başka bir tabirle günümüzde din, sarıklı ilahiyatçıların elinde yozlaşan güce hizmet eden mezeden başka bir şey değildir.

Bunun birçok örneğini vermek mümkündür. Bu yazımı özellikle günümüzde her geçen gün daha tehlikeli bir konuma yükselen İslam ekonomisi tartışmalarının bilim ve dinin doğasına aykırı şekillendiğini göstermek üzere hazırladım. İslam’ın bir din, ekonominin de bir bilim olduğunu göz önünde bulundurursak “İslam ekonomisi” söylemlerinin din ve bilimin uzlaştırılmaya çalışıldığının bir kanıtı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Öncelikle din ve bilim uzlaşır mı sorunsalına dört farklı açıdan yanıt vermeye çalışacağım. Daha sonraki yazımda ise İslam’ın yarattığı iktisadi hükümleri değerlendireceğim. Öncelikle şu soruyu sorarak başlamak isterim: İki olgunun uzlaşması ne demektir?

İki Olgunun Uzlaşması Bilim ve Dinin Mahiyetine Terstir

Olguların uzlaşması mütekabil bir ödünleşim gerektirir. Her iki olgu da karşılıklı olarak mahiyetinden taviz vererek kendilerine has hususiyetlerinden vazgeçmek durumundadır. Bilim ve din bu açıdan düşünüldüğünde uzlaşamazlar. En basit amiyane tabirle bilim ve din uzlaştığında dinin dogmatik öğretileri, bilimin ise eleştirel metodolojisi zarar görecektir. Örneğin evrim tartışmasının bir kısmını inançların dile getirdiği yaratılış kıssasına bağlandığını tasavvur ediniz… Bu durumda nasıl bir senaryo ile karşı karşıya kalırdık? Muhtemelen evrim teorisinin kökenlerine nüfuz etmeye çalışan bilim, açıklama ve eleştirel düşünme becerisinden yoksun kalırdı. Din ise yalnızca inanılacak bir nesne değil; aynı zamanda televizyon ekranlarında mutekitlerin kutsiyet atfettiği nasların tartışılmaya ve eleştirilmeye açık olmasına yol açardı. Ki Türkiye’de planlı İslamlaştırma gayretlerinin en fonksiyonel propaganda malzemesidir ekran başlarında evrim tartışmalarının yaşanması. Peki yalnızca bu açıdan mı bilim ve din uzlaşamaz? Elbette hayır.

Bilim Açıklar, Din Anlam Verir

Bilim açıklamakla yetinir, din ise anlam vermekle. Din kozmolojik sorunlara baş, son, orta ve öte dünya tasvirleri sunarak içinde bulunduğumuz hayatın anlamsız keşmekeşliğine anlam vermektedir. Bilimin ise böyle bir gayreti yoktur. Neden mi? Çünkü bilim tikellerle ilgilenen analitik bir “epistemedir”. Din ise aksine tümel yargılarla ilgilenen ve anlatılarla devamlılık kazanan bir olgudur. O hâlde bu açıdan bilim ve din uzlaştığında ne olacaktır? Tümel yargılara ulaşmak üzere tikelle ilgilenen ama aslında tümelin bilgisine sahip olan anlamsız bir uğraşı ortaya çıkacaktır. Bir örnek vermek gerekirse uzaya dair gizemleri açıklamaya çalışan bilim, zaten uzay hakkında tüm gizemleri bildiğinin iddiasında olacaktır.

Yanlışlanabilirlik

Yanlışlanabilirlik, bilim ile bilim dışı olanı veya bilgi ve inancı ayırmak suretiyle Karl Popper tarafından teorize edilmiştir. Herhangi bir argümanın yahut genel tabirle bir teorinin bilimsel olduğunun kanıtı yanlışlanabilir olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında epistemolojik külliyat herhangi bir teorinin kanıtlanmasını değil aksine yanlışlanmasıyla terakki eder. Bilimsel teorilerin içerisinde eritilen hangi dinî öğreti yanlışlanabilirdir? Hangi bilim insanı cennet ve cehennem tasavvurlarını yanlışlayabilir veya evrimin bir bacağının Adem ve Havva’ya dokunduğunu nasıl yanlışlayacaktır?

Dinlerin Evrensellik İddiası

İslam ekonomisi gibi tabirlerin modern yüzyılda karşılık bulması inançlarla düşünme yanılgısının dolaylı bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim vahiy ile akıl çatıştığında vahyi tercih eden bir bilincin sahiplendiği dinî değerlerin evrensel olması çelişkili bir iddiayı bünyesinde barındırır. Zira hiçbir vahye dayalı semavi din evrensel değildir. Öncelikle evrensellikten kastımın ne olduğunu belirteyim. Evrensellik, muhatap aldığı kitlenin bütün insanlık olduğu anlamına gelmez. Herhangi bir olgunun evrenselliği uzam ve zamandan bağımsız bir nesnenin ussal tezahürü olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan bakıldığında hiçbir din evrensel değildir. Dinler tüm insanlığa gönderildiğinin iddiasıyla ortaya çıkarlar. Ancak beslendiği kaynaklar toplumun kendi dinamikleridir. Her bir vahiy yahut ilham kendi zaman ve coğrafyasına mahsus olaylardan hareketle ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla dinin dogmatik veya skolastik hükümleri yalnızca ortaya çıktığı döneme ve mekâna ilişkin ilkeler sunar. Ancak toplumsal normlar ve dünyayı algılama biçimi statik değildir. Sürekli değişken bir dinamizmi öğüterek yeni ilkeler yaratır. Dinî hükümlerden devşirilen ilkelerin değişken toplumun normlarına kanalize etme çabası, dinin kendi doğasına aykırıdır. Çünkü bu değerler her defasında reforme edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Ayrıca böyle bir çabanın toplumsal yaşamda karşılık bulması hiçbir sosyal sorunun çözülememesini beraberinde getirir. Örnek vermek gerekirse toplumsal adaleti sağlamak üzere İslam’daki faiz yasağının uygulanması ve geleneksel ortaklıklar üzerine inşa edilmiş bir iktisadi düzen, modern karmaşık toplumları bunalıma sürükler. Bu durumun farkında olan Osmanlı bürokratları faiz yasağının etrafından dolaşmak üzere belli nasların etrafından dolaşarak faizi yasallaştırmışlardır.

Sonuç itibarıyla tüm bu durumlar göz önünde tutulduğunda bilim ve dini uzlaştırmanın maliyeti, iki olguyu ayrıştırmanın maliyetinden daha fazladır. Altını çizerek belirtmek isterim ki, bilim ve dini aynı potada ele almak faydalıdır ancak doğru değildir. Faydalı olmasının nedeni halkın inancını diri tutmasından kaynaklanmaktadır. Fakat bilim ve dini uzlaştırarak sosyal sorunlarla mücadele etmek üzere politika geliştirmek “doğru”[4] değildir. Geliştirilen politikalar eleştiriye açık, ussal ve evrensel kaynaklara dayanmak zorundadır. Aksi hâlde uzun vadede yapısal krizler kaçınılmazdır. Bir örnek vermek gerekirse Orta Doğu’da uzun yıllar hüküm süren İslam şeriatı tarihin bir kısmında oldukça işlevseldi. Lakin zamanla değişen toplumun ihtiyaçlarına yeterince yanıt veremeyen İslam hukuku uzun vadede büyük bir bunalıma girdi. Elbette bu durum yalnızca İslam dininin hâkim olduğu bölgelerde cereyan etmedi. Bütün dinler bulundukları coğrafyada birçok toplumsal sorunu çözme iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak uzun vadede yeni sorunlar yaratmaktan öteye gidemediler.

Not:

Bilim ve din arasındaki ilişkiyi ele almamın nedeni, sonraki yazılarımda değineceğim İslam ekonomisinin modern yüzyılda uygulanabilirliğini tartışmaktır.


[1] Burada büyücülerden kastım; bilimsel metodolojiyi kırparak dinin dogmatik hükümlerine uydurmaya çalışan sözde hakikat ehli, özde hakikat zıddı şahıslardır.

[2] Simyacılardan kastım ise bilim insanları.

[3] Kibirlilerin ehli

[4] Felsefenin doğrusundan bahsediyorum.

Yazar

Bir cevap yazın