Bir Garip Arkadaş

Sorsanız çok şey anlatamam belki onunla ilgili. Çok iyi şair olduğunu ve yediği dayaklardan ona armağan kalan baş ağrılarından öldüğünü biliyorum. Bir de bir şeyleri değiştirmek istediğini.

Şimdi böyle başlayınca ucuz solcu romanlarına benziyor yazım ve sonrasında ne söylersem söyleyeyim bu gerçek değişmiyor. Ama işte demiştim ben kötü bir komünisttim diye, ısrarla ve inanarak devam ediyorum bu iddiama.

Arkadaş Zekai Özger’le tanışmam lisenin başlarında oldu. Çokça şiir kitabı, roman ve solcu gazeteleri okuduğum bir zamandı. Her liselinin içinde kaybolduğu kitaplar olmuştur. Okudukça bir yandan ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu, bir yandan da sanki evreni değiştirecek kudret tam da avuçlarının arasındaymış gibi hissettiği kitaplardan bahsediyorum. Tam da böyle kitaplarda kaybolacak zamanlarımda, hayatı anlamlandırmak için henüz çok az okumuş olmama rağmen ben de kendime anlamlar aramak için okuyordum, yine herkes gibi. Sıkıca tutunmak istediğim fikirler, uğrunda bir şeyler yapmak istediğim bir “dava” arayışındaydım. Böyle yazınca da sanki ideolojilerin lineerliğinde sıkışmış ahmak bir çocuğun konuşması gibi geliyor kulağa ama bahsettiğim şey herhangi bir ideolojiden çok daha fazlasıydı. Spinoza’nın anlattığı o meşhur yere düşen taş misali bir anda bilinç kazanmışım gibi hissediyordum okurken. Bu yüzden de düşüşümün tam kontrolümde olduğuna inanmaya ve dünyada olmamın bir amacı olduğunu düşünmeye başlıyordum.

İşte tüm bunlar olurken ilk Arkadaş Zekai Özger şiirimi okumuştum:

çünki bütün sarhoşluklar biraz

freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır

Arkadaş Zekai Özger, 1948’te doğmuş ve sadece 25 yaşındayken 1973’te bir Mayıs günü ölmüş bir şair. Ankara Siyasal’da Basın ve Yayın okumuş, TRT’de çalışmış; çalışırken de bizlere bıraktığı en güzel hediyesini, şiirlerini, yazmış bir adam. “Arkadaş”ın şiirlerinde kullandığı isim olduğunu öğrenmiştim Murat Meriç’in Gazete Duvar’daki yazısında. Bir mahlas için bile en naifini bulup seçmiş bir insan aynı zamanda. Aslında hayatını, onunla ilgili pek az bilgi bulabildiğim internetten çok şiirlerinden öğrendim. Bu da Arkadaş Zekai Özger’i benim için çok daha anlamlı bir yere koyuyor sanırım. O benim zihnimde şiirlerini anladığım, anlamaya çalıştığım kadar var oluyor. Bu yüzden de okuduğum, okuyacağım diğer bütün insanlardan ayrılıyor. Bir tarafta vermeye çabaladığı mücadelesini ve politik duruşunu yansıttığı şiirleri okuyorum:

biz üçyüz yurtseverdik

bir gün sularken çiçeklerimizi

üçbin kişilik düşman ordusu

ve onun paralı sivil askerleri

saldırdılar yurdumuza

birden bastırıldık

kötü bastırıldık

ikindi güneşi vururken yüreklerimize

Ve heyecanlanıyorum. İçimi ateşli duygular kaplıyor. Sert bir kayaya çarpmış gibi hissediyorum. Durduğum yerde yaşadıklarını, o günleri hayal etmeye, düşünmeye çalışıyorum. Bu insanlar ne istiyordu, neden bu kadar ısrarcıydılar ve nasıl oldu da tüm bunlara katlanabildiler diye soruyorum kendi kendime. Kahraman yaratmak ve bir grup insanı güzellemek için demiyorum bunları. Hiç öyle bir amacım olmadı. Bir fikri ve yolu, yolcularını kutsallaştıracak kadar sevemedim hiç. Ama işte dedim ya tam da anlamlar aradığım bir zamana denk geldi Arkadaş Zekai Özger okuyuşum, o yüzden yeri ben bir ayrı onun.

İçinde bulunduğu o tansiyonu yüksek siyasi hayatın yanında bir taraftan da öylesine güzel anlatmış ki aşk ve ölümü, Arkadaş Zekai Özger’i git gide sevmeye başlıyorsunuz okudukça:

çünki aşkla sınanmışım sana

sana yangınla, suyla, ateşle

ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım

Arkadaş Zekai Özger ile ilgili diyebileceğim en önemli şey belki de şiirlerinde sonuna kadar açık ve samimi oluşu olabilir. Kafasının içinde kurduğu dünyasını hiç sansürlemeden anlattığına inandırıyor beni şiirleri okudukça. O, aynı şiirde annesinden, Allah’tan, Freud’dan, homoseksüellerden, penisten ve Aristophones’ten, ölümü tanrıya sakladığından ve Zeki Müren’i sevmekten bahseden bir şair daha ne olsun ki diyorum. İçindeki umudu, mutsuzluğu, inancı ve yalnızlığı en saf ve güzel haliyle bize anlatan şairlerden birisi Arkadaş Zekai Özger.

1960’ların Türkiye’sinde sosyalist ve eşcinsel bir şair Arkadaş Zekai Özger…

Birçok dostu, arkadaşı onlara garip ve belki de “ucubece” gelen cinsel yönelimden dolayı ona sırtını dönmüş, ondan uzaklaşmıştı. Hayatında acıyla, üzüntüyle ve en çok da yalnızlıkla yaşamıştı bu yüzden belki de. Ya şimdilerde yaşasaydı diyorum, ne olurdu acaba? Adını yine duyar mıydık, yine geceleri uyutmayan şiirler yazar mıydı? Ya da yazsa bile ne yazardı acaba? Belki de Türkiye’deki LGBT hareketinin en başındaki isim olurdu kim bilir. 🙂 İhtimaller o kadar çok ki…

kandan

ve ceninden bir gün daha

başlarken

bir dalı kanatıyorum tırnaklarımla

ağzı açılmamış bir güle dokunuyorum

acıyla büyütüyorum aşkımı

bir gün bana sevişmeyi öğreticek

Arkadaş Zekai Özger’i okudukça kendinizde bir şeyler bulmamak imkânsız. Sizin bile bilmediğiniz en ıssız tarafınızdan tutup sarsması o kadar olası ki, siz daha farkına varmadan bir anda kendinizi dizelerinde dolaşırken bulduğunuzda inanın şaşırıyorsunuz. En azından bana öyle olmuştu. Her haliyle dönemine yabancı, etrafına aykırı ve dışlanmış olduğunu düşündükçe de içimde her “öteki”de olduğu gibi büyük bir hayranlık ve sevgi duyuyorum ona karşı. Neredeyse 7 sene öncesinden tanışıklığımızı hatırladığım bu güzel insanla yarım kalmış arkadaşlığımıza kendimce yeniden geri döndüm bu son birkaç günde. Böyle olunca yazmamak mümkün olmadı. Anladığımca onu anlatmak istedim sizlere. Aslında en kısa haliyle, İnönü Alpat’ın da dediği gibi, hüzne ve yalnızlığa akın acemi bir militandan başka biri değildi Arkadaş Zekai Özger.

Her şey için teşekkürler Arkadaş.

Kaynakça

Alpat, İnönü. “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası.” Birgün Gazetesi, 8 Nisan 2006

Meriç, Murat. “Sevdadır / Arkadaş Z. Özger Üzerine.” Duvar Gazetesi, 19 Mayıs 2019

Yazar

Bir cevap yazın