Bir Garip Hâşim

Edebiyat denilince aklıma nedense önce şiir gelir. Şiir, birkaç mısranın içine birçok anlam sığdırdığından her zaman benim için diğer türlerden bir adım önde olmuştur. Her ne kadar edebiyat derslerinden aşinalığım olsa da elime bir şiir kitabı alıp okuduğum olmamıştı, ta ki kitap almak için raflar arasında dolaşırken bir şiir kitabını gözüme kestirip “Hadi bakalım bu sefer de bunu okuyalım” dememe kadar. İlk şiir kitabım Nazım Hikmet’in derleme şiirlerinin yer aldığı bir kitaptı. Pek ümitli değildim kitabı bitirebileceğime dair. Sıkılır, yarısına gelmeden bir köşeye atarım diye düşünüyordum. Ne köşeye atması? Aldığım gün bitirdim kitabı. Bu ilk şiir kitabımdan sonra şiire yönelişim de başladı. Birçok şairin kitabını, şiirini okudum; hatta kitapların boş sayfalarına farklı şairlerin şiirlerini de yazdım ama beni derinden sarsan tek şair Ahmet Hâşim oldu. Hâşim’in okuduğum ilk şiiri O Belde idi ve şu mısraları, ilk okuduğumda bir şey anlamamış olmama rağmen, beni çok etkilemişti:

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz.

Şiirdeki ruh, ben onu anlamasam bile beni sarmış, beynimin içine nüfuz etmişti. Uzun bir süre de etkisinden çıkamayıp tekrar tekrar okudum şiiri. Böylelikle O Belde sayesinde hayatımda bir Hâşim hayranlığı başlamış oldu. Araştırdıkça, okudukça daha da fazla merak ettim Hâşim’i; daha da kendimi yakın hissettim. Çünkü şahsen Ahmet Hâşim’i Türk Edebiyatı içerisindeki en garip şair olarak görürüm. Buradaki “garip” kelimesinin benim için iki anlamı vardır: Birincisi, yalnız, ötekileşmiş; ikincisi ise acayip, tuhaf anlamındadır. Bana göre hem yalnız hem de tuhaftır Hâşim. Yalnızdır çünkü yedi yaşında kaybettiği biricik annesi Sâre Hanım’dan sonra tam hissedebildiğini düşünmüyor, aksine yarım kaldığını düşünüyorum. Çünkü Bağdat gecelerinde, Dicle kenarında annesiyle birlikte yaptığı yürüyüşlerinin rüyası onun ölümüyle birlikte kâbusa dönmüştür artık onun için. Bundandır ki onun şiirlerinde melankoliyi, hüznü, akşamı bulursunuz çünkü hayatındaki ilk ve en önemli kadını, annesini kaybetmiştir.  Sadece bir anneyi değil, despot babasından kaçıp sığınabildiği tek limanı kaybetmiştir o. Hasta annesinin ölümüyle birlikte Hâşim’in önünde Bağdat’tan İstanbul’a doğru koca bir yol, yeni bir başlangıç uzanmaktadır. Annesinin ölümü, Hâşim’i Hâşim yapan ilk nedenlerden biridir benim için. Diğer bir neden ise, İstanbul’a gelmesidir. Bu nedeni, iyi ve kötü olarak iki kola ayırabiliriz: İyidir çünkü Hâşim’in ruhu burada beslenmiştir; kötüdür çünkü burada geçirdiği çocukluğu ileri dönemdeki “kendini sevmeme” sorununa zemin hazırlamıştır. Bunu açacak olursak, İstanbul’a gelen küçük Hâşim, Galatasaray Mekteb-i Sultânisi’nde eğitimine başlar ancak içine kapanık bir çocuk olduğu için arkadaşlarının arasına kaynaşamaz. Bu konuda onun Türkçe dahi bilmediğini söyleyenler olsa da Ahmet Hamdi Tanpınar bu iddiayı yalanlar. Eğitim hayatının devamında seçkin ailelerin çocuklarıyla arkadaşlık kurabilmesine rağmen bilmediği bir yere gelen küçük Hâşim için hüzün ve kalp kırıklıklarıyla dolu olan kalbini onarmak pek mümkün olamamış; bazılarının gözünde Arap Hâşim olmaktan kurtulamamıştır. Bu kurtulamayış, onun içini ömür boyu kemirip duracak bir kavramı ortaya çıkaracaktır: Çirkinlik.

Fransa’da, Mercure de France’da “Les tendances actuelles de la literature Turque” başlıklı makalesi yayınlandıktan sonra, gazete yönetimi tarafından davet edilince telaşa kapıldığı, “Makale sahibinin böyle çirkin bir adam olduğunu görmelerini istemiyorum; benim yerime sen git ve Hâşim olduğunu söyle!” diyerek Namık İsmail’i göndermeye çalıştığı, fakat sonunda çaresiz kalıp kendisinin gittiği anlatılır. Hâşim’in içinde yanıp tutuşan “çirkin olmak” ateşini dile getirdiği Başım adlı şiirini belki de sadece Cyrano de Bergarac’ın burunla ilgili yazdığı bölümleriyle karşılaştırabiliriz:

Bî-haber gövdeme gelmiş konmuş,
Müteheyyiç, mütekallis bir baş;
Ayırır sanki bu baştan etimi
Ömr-i ehrâma muâdil bir yaş!
 
Ürkerim kendi hayâlâtımdan,
Sanki kandır şakağımdan akıyor;
Bir kızıl çehrede âteş gözler
Bana güya ki içimden bakıyor.
 
Bu cehennemde yetişmiş kafaya
Kanlı bir lokmadır ancak mihenim,
Ah ya Rabbî, nasıl birleşti
Bu çetin başla bu suçsuz bedenim?
 
Dişi, tırnakları geçmiş tenime
Gövdem üstünde duran ifrîtin;
Bir küçük lâhza-i ârâma feda,
Bütün âlâyişi nam ü sıytin!

Bu şiir bana bir şiirden ziyade bir isyan, bir haykırış gibi gelir. Bir insan düşünün ki tüm ömrünü kendine küserek geçirsin… Ne kadar zor değil mi? Araplığıyla, başıyla kendini ötekileştiren Hâşim’in düşünceleri de duyguları gibi dalgalıdır. Tanpınar’a göre gerçek Hâşim’i görebilmek zordur. İyi huylu Hâşim’i görebilmek için en çekilmez ve sinirli olanını,  hatta ağıza alınmayacak küfürler eden Hâşim’i tanımak gerekir. Sadece başkalarına karşı da değil, kendi ruh âleminde de birçok Hâşim vardır onun içinde. Bu farklı kişiliklere ek olarak o, kendi içinde yersiz korkuları da olan bir adamdır bir yönüyle. Öyle ki yayınlanan her yazısının ardından – burada onun nesirde de başarılı bir edebi şahsiyet olduğunu vurgulamak gerekir- yazdıkları birilerine dokunur diye sokağa cebinde silah ile çıkarmış. Bununla da kalmaz bir gün cebindeki silah durduk yere patlar diye korkup evinden çıkmazmış. Belki de “akşamların adamı” olmasının nedenlerinden biri de budur. Öyle ki Hâşim’in bütün şiirlerinde gökyüzüne, akşam vakitlerine, geceye, aya, yıldızlara, gurup ve şafak vakitlerine doğrudan ve dolaylı atıflar vardır:

… Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam.
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

( Bir Günün Sonunda Arzu adlı şiirinden)

Güneş onun ilgi alanında gurup ve şafak vakitlerinde hüzün ile birlikte girer. Ona göre güneş ufukta yükselince her şeyi açıkça göstermeye başladığı için muhayyileyi sınırlar. İnsanlar güneş altında sadece gözleriyle yaşarlar. Beşir Ayvazoğlu’nun da dediği gibi:

İlk çocukluğunu hayatın akşamüzeri başladığı ve şairlerin “ Yâ leyl!” nidalarıyla başlayan şiirler söyledikleri bir iklimde yaşayan Ahmet Hâşim’in hafızasını ve muhayyilesini gurup vakitlerinin, akşamın, çöl gecelerinin ve bu muhteşem gecelerde bir başka türlü parlayan ayın, yıldızların, seherlerin, fecirlerin, şafakların kuşatması kaçınılamazdı.

Güçlü estetik ve sanat yönü ile akşam sevdası birleşen Haşim hakkında Çanakkale’ye cepheye gittiğinde bile savaş yerine gökyüzünü, akşamı anlatıp durduğu söylenilir. O ruhundaki hüzünden kurtulamaz; şahsen kurtulmak istediğini sanmıyorum. Çünkü hüzün ona göre güzelliktir de. O Belde şiirinde hayal ettiği, sevdiği kadının gözlerindeki hüzün onun güzelliğini perçinlemektedir ve şiirin başında sevdiği kadını tasvir edip “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” diyerek şiir boyunca hüznün onun için ne kadar önemli olduğunu bağıra bağıra söyler.

Hüzünden, akşamdan, güneşin batışından kopamayan bu şairin hayatı da bir hüzün, bir gün batışı değil midir aslında? Küçük Hâşim, yüreğine ilk hüznünü hasta annesinin ölümüyle birlikte koyar. Onu içinde, annesinin hayaliyle birlikte bir köşede saklar hep. Sonra büyür, bilmediği yerlere gider, yabancılaşır ve bir hüzün daha koyar kalbine. İçinde büyütür hüznünü estetik zevkiyle. Sonunda bazen aksi bazen uysal, ne zaman ne tepki vereceği bilinmeyen ama içindeki tüm çığlığı kalemiyle atan bir adam çıkar ortaya ve bir milletin edebiyatını şaha kaldırır. Yazdıklarıyla sizi öyle bir alır götürür ki bazen şiirinin içindeki musikiyle birlikte küçük Hâşim ile annesinin el ele dolaştığı Bağdat gecelerine, Dicle kenarına gidip ayı seyrederken bulursunuz kendinizi bazen de bir köşede oturmuş dünyadan elini eteğini çekmekte olan güneşin gökyüzünü kızıla boyayışını seyredersiniz ve aklınızda onun son mısrasıyla yâd edersiniz Hâşim’i:

“ Şairlerin en garibi öldü.”

Yararlanılan Kaynak: Beşir Ayvazoğlu- Ömrüm Benim Bir Ateşti

Yazar

6 Yorumlar

  1. Öncekilerden farklı bir yazı olmuş .bu cok yönlü ve her konuda yazabildiğinin ve bundan sonra da neler yazabileceğinin küçük bir işareti…Takipteyiz seni kızım.
    Tebrik ederim.

  2. Yazını çok beğenerek okudum.Teşekkürler. “Şiir ruhun gıdasıdır.”Bir kez daha hatırladım.

  3. Ahmet Haşim ‘in bu bilmediğim iç dünyası ve bunu şiirlerine hüzünlü dizelerle yansıtması beni çok etkiledi .Bu etki senin güzel anlatımın sayesinde. Yazını çok başarılı buldum tebrikler.

Bir cevap yazın