Bir Kavram Olarak Şiddet ve Kadın Cinayetleri

Şiddet!! Köhneleşmiş karanlık ruhların en derininden yükselen ve acının verdiği hazdan keyiflenen, akıl dışı, insanlık ötesi şuurun eşlik ettiği zayıflığın dışa vurumu… Cinsiyet tanımayan, ama bilhassa kadınlar üzerinde tahakküm kurmak isteyen eli ağır, zihni dar, kalpsiz bedenlerin acziyet göstergesi… Vicdan muhasebesine dahi tabi tutulamayan, merhametin gazaba galip gelemediği ve masumiyeti dışlayan bir suçun muhakemesi… Tarihin en kadim dönemlerinden günümüze miras kalan insanlığın akılalmaz, vicdan kaldırmaz trajedisi…

İdari otoritelerin “üzgün olmaktan” politika geliştiremediği bir çağda daha kaç kadın, kaç çocuk ölmeli şiddeti tüketmek için? Tahammül sınırlarımız kaç kez zorlanmalı, kaç kez sessiz gidişlerin yükselen çığlıklarına maruz kalmalıyız? Niçin bir kadın daha solmalı mesela, yas tutup vicdan tırmıklamak için?

Bir Kavram ve Olgu Olarak Şiddet

Şiddet üzerinde çok düşünüldü, çok yazıldı. Ancak neden her bir hikmet mektebi, her bir siyasi otorite şiddeti baskılamakta bu kadar âciz kaldı? İnsan neden şiddete bu kadar meyilli? Niçin güçlüler zayıflar üzerinde tahakküm kurma hırsıyla yanıp tutuşmakta?

Günümüzde yaşanan kadın cinayetleri başta olmak üzere şiddet statüsünde değerlendirilen her türlü olgunun kökenlerini, modern insanın haris fıtratında[1] ve varoluşsal bütünlüğünün bozulmasına çözüm üretemeyen siyasal erkin kaynağında görmekteyim.  Ne yazık ki çağdaş toplumlarda, şiddeti bürokrasiler üretmekte ve zayıf ruhlar tatbik etmektedir. Zayıf ruhlar diyorum çünkü yüreğinde çiçek büyütmekten âciz bedenler, etrafındaki çiçekleri katletmekte ve onlar üzerinde hak sahibi olduklarını iddia etmektedir.

Takdir edersiniz ki şiddet sadece birini katletmek demek değildir. Şiddeti tatbik eden failin maksadı kurbana bedensel zarar vermekten öte ruhunu incitmeye yöneliktir.  Bir erkeğin kadına karşı akılalmaz saldırısının maksadı, fiziksel zarardan öte ruhsal bir tesir bırakmaktır. Sevgiyle, düşünceyle ikna edilemeyen ve ruhsal rıza üretilemeyen durumlarda güçlü failin güçsüz özne karşısında ikna istenci farklı uygulamaları zorunlu kılar. Bu uygulamalar ise çoğunlukla yıkıcı bir tartışma ya da telafisi mümkün olmayan bir cinayetle son bulur. Esasında cinsiyet temelli şiddet, kadın üzerinde bir ikna hissi uyandırma arzusunun ta kendisidir. Oysa günümüzde şiddet, fiziksel zararla özdeş tutulmaktadır. Bu ise sorunun kaynağının başka yerlerde aranmasına yol açmaktadır. Hiçbir fert, cinsiyet fark etmeksizin bir başka fert üzerinde sözlü yahut fiilî hiçbir yoldan rıza üretme girişiminde bulunmamalıdır. Aksi hâlde şiddetin farklı nevileri kaçınılmazdır.

Şiddet bir olgusal sorun olarak toplumsal eşitsizliğin sonucunda farklı görüngülerle tezahür eder. Eşitsizliklere karşı başarısız her bir politika, başka cinayetlere kapı aralar. Nitekim kadın ve erkek arasında eşitsizliğin iktisadi ve sosyolojik boyutu oldukça dramatiktir. Sosyolojik kurumların asimetrik inşası, ataerkil toplumların tarih öncesi çağlardan bu yana tevarüs edegelen erkek egemen toplum anlayışının kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Toplumda kadının birçok alandan dışlanması, erkeklerin göreli olarak üstün bir konuma yükselmesini beraberinde getirir. Dolayısıyla şiddetin temayüz etmesini kaçınılmaz hâle getiren güçlü ve güçsüz iki zıt odak yaratılmış olunur. Başka bir ifadeyle bir tarafta toplumsal onayla iktidarını meşrulaştıran güçlüler ordusu, öte tarafta ise her türlü kurumsal statüden dışlanmış zayıflar ordusu bulunur. Güçlüler ordusunun güç istenci bu noktada nihayete ermez. Nitekim güçlü ya da zayıf her fert, evrensel etiğin bir gereği olarak daima bulunduğu statüde tekmil etme zorunluluğu hissini taşır. Güçlünün statükocu tekâmül arzusu zayıflar üzerinden enerji devşirmeye yol açar. Dolayısıyla erkeğin kadın üzerinde üstünlük kurma istenci buna dayanır. Nihayetinde zihinsel ya da ruhsal olarak esareti kabul etmek istemeyen zayıf bilinçler, güçlü kolların himayesinde bir mülkiyet edasıyla sessizce şiddete maruz kalır.

Toplumsal eşitsizliğin kısıtlandığı durumlarda şiddet olgusu apaçık tezahür edemez. Şunu belirtmeliyim ki şiddetin kökten tükeneceğini düşünmek bir hayaldir. Çünkü güçle yozlaşan her erk, önünde sonunda şiddete meyilli bir tavır benimser. Bu şiddet kimi zaman tabancayla, kimi zaman bir tokatla, kimi zaman ise etkili retoriklerin arkasında yatan bilinçaltı darbeleriyle vuku bulur.

Bu durumda siyasal otoritelere düşen vazife eşitsizlikleri azami düzeyde eritmektir. Kadın ve erkek arasında, daha geniş bir tabirle güçlü ile güçsüz arasında var olan başta fırsat eşitsizlikleri olmak üzere her türlü eşitsizliğin kökü kurutulmalıdır. Gerektiğinde geleneksel öğretilerimiz bir kenara bırakılmalı, us ve sağduyunun aydınlığında daha çağdaş politikalar geliştirilmelidir. Aksi takdirde şiddet, daha birçok canın katledilmesine, birçok ruhun incinmesine yol açmaya devam edecektir.

Şiddet üzerine söylenecek çok şey var. Elbette şiddet yalnızca eşitsizlik uzamında ele alınmamalı. Ancak eşitsizliğin şiddete yol açan payı da inkâr edilmemelidir. Bu yazılanlar yıllardır farklı yollarla dile getirilmesine karşın hiçbir zaman ciddiyetle üzerinde durulmadı. Bu topraklarda yetişmiş bir talebe olarak yalvarıyorum; hangi cinsiyetten, hangi milletten, hangi ırktan, hangi dinden olursa olsun kamunun vicdanına sığınan zayıfları, güçlülere karşı muhafaza etmek çağdaş bir devletin en temel vazifesidir.

Bu serzenişlerim başta “üzgün olan” politika yapıcılara ve nedametlerini dile getirmekten utanmayan “güçsüz güçlülere”. Öyle bir ülke hâline geldik ki söylediğimiz her cümlenin ötesinde düşlediğimiz her fikirden sorumlu tutulur olduk. Lakin “fikirlerin kurşun geçirmeyeceğini”, haykırışların susturulamayacağını hepimiz takdir ederiz. Bu uğurda dile getirilmesi gereken her kelamı söylemekten de çekinmeyiz. Çünkü biliriz ki onca kadın ve çocuk dünün sessiz kalan halkları nedeniyle bugün şiddete maruz kalmaktalar. Bu nedenle karanlık zamanlarda düşünmekten yorulan, dile getirmekten korkanlar, yarının olası aydınlıklarını karanlıklara çeviren suç ortaklarıdır. Ya ne denilmeliydi ki susanlara?

Erkeğin sahip, kadının ait olmadığı ve her türlü şiddetin son bulduğu bir gezegende görüşmek dileğiyle…


[1] Fıtrat tabirini özcü (essentialist) anlamında kullanmıyorum. Aksine her öznenin kendi özünü yarattığı fikriyle beraber kullanıyorum.

Yazar

Bir cevap yazın