Boğaziçi

Seneler evvel okuduğum; ancak ne yazık ki sayısını halen anımsayamadığım, 1971 yahut 72 tarihli eski bir Ayna dergisinde ezeli hasmı olan Yunan ahalisinin kolonilerini sonsuza değin ortadan kaldırma ümidiyle Grek diyarına doğru yola koyulan nam-ı değer “Büyük” Darius’un (Darius the Great), Marmara Denizinin insanın tüylerini ürperten o soğuk akıntısını nasıl aştığının masalsı öyküsüyle siz de karşılaşmış mıydınız?

Pers istilası öylesine tesir etmiş ki Antik Yunan dünyasına; destanlara, öykülere, şiirlere dahi konu olmuş vaktiyle. Yaşananları iğrenç bir tiranlık* olarak yorumlayan Ksenophanes’in sözcükleriyle ve Herodot’un tarih anlatılarıyla hayat bulmuş bu istila ve şiirsel bir tasvirle anlatılmış sonraki nesillere; lakin insanlığın ortak Tufan mitosu olacak kadar efsanevi olmasa da devasa bir yıkım, katastrofik bir hadiseymiş aslında. Haşmetli Dor sütûnlarının sırtında yükselen tapınakların mermer basamaklarından aşağılara oluk oluk kanlar akmış, Atina pazarlarındaki tezgâhları bereketlendiren Alfios Patmos Nehri’nin yüzeyi talihsiz askerlerin cesetleriyle kaplanmış, Sounion Burnu’nda yükselen o eşsiz tapınağın bahçesinde ağıtlar yakılmış, Doğu Attika Vadisi’ni adeta ilahi bir kalkanının parıltıları arasında muhafaza ettiğine inanılan Zeus heykelleri bile sessiz ve çaresiz kalmış bu felakete… Bu muharebe kaçınılmaz bir biçimde antik felsefeyi icat eden Grek dünyasının asırlardır parıldayan o medeniyet yıldızını zayıflatmış. Pekâlâ, bu kanlı muharebeye doğru giden yolların taşları Büyük Darius tarafından adım adım döşenirken, o eski anlatıya göre koskoca ordusunu Marmara Boğazı’ndan nasıl geçirmiş Pers Kralı?

***

Birkaç asır sonra Alexander’in veya “Büyük” İskender’in Akdeniz havzasında bina edeceği askeri ve kültürel hegemonyadan evvel, milattan önce 6.yy dolaylarında rekabet halindeki iki büyük güç hakimmiş Akdeniz coğrafyasına: Yunanlar ve Persler… Aslında hem ortak bir medeniyet inşa etmişler hem de tarihin o en eski insan öyküsünde olduğu gibi bu coğrafyaya egemen olma hususunda çetin muharebelere girişmişler. Keşifler ve icatlara dair, özellikle Bruno Kaiser imzalı ansiklopedilere şöyle bir göz gezdirildiğinde anlaşılır ki, Akdeniz kıyıları ile Yakın Doğu civarında yetişen zeytin ağaçlarının meyvelerinden yağ çıkartmayı, Eski Mısır ustalığının bir ürünü olan bağcılığı, Hint ve Çin diyarından başlayarak Akdeniz’e ulaşan pek kıymetli ipeklerin veya süs eşyaların ticaretini, zeytinyağını ve yemeklerini yağ ve zahire küplerinde muhafaza edip toprağa gömmeyi bile beraber öğrenmişler esasen. Tıpkı başına gelecek olan felaketi önceden sezen Danton’un ihtilal Satürn gibidir, kendi evlatlarını yer**, sözünde olduğu gibi muharebe meydanlarında çok sayıda genç cengaveri kaybetmişler.

İki bin küsûr sene evvel Hint Kralı Asoka tarafından ilan edilmiş fermanların Eski Yunanca tercümeleri 1950’li senelerde Afganistan’da bulunduğuna göre Ege’den başlayıp İran ve Hint diyarına dek uzanan bir kültürel ağ söz konusuymuş anlaşılan. Şafak sökerken uzak diyarlardan yola koyulup kutsi Olympia Vadisi’ne gelen Yunanlar, şampiyon olan sporcunun namını Helen coğrafyasının dört bir köşesine güvercinler vasıtasıyla haber gönderdiklerinde nasıl iletişimin evrimine ışık tuttularsa; Darius devrinde de Persler yol ağını öyle genişletmişler ki, pek çok lisan bilen İranlı bir kurye ordusu aracılığıyla binlerce kilometre öteye haber yollayarak hem bu ortak medeniyete katkı sunmuşlar hem de Herodot’u bile şaşırtmışlar.      

En nihayetinde tarih, milattan evvel 5.asırda***, antik felsefenin mimarı olan Yunanların kuvvetli piyadeleri ile fetihçi bir çağa geçme husûsunda nefsani arzûlarla dolu olan Darius komutasındaki namağlup Pers ordularını karşı karşıya getirmiş Yunan Denizi’nin girintili çıkıntılı kıyılarında… Eski çağlardan bu yana iktidar meşruiyetini “Tanrı-Kral” eksenine oturtmuş sayısız hükümdar gibi Darius da kendini Perslerin Tanrısı ilan etme istikametinde ilerliyormuş olağan dışı bir hızla. Helen dünyasını ilelebet tarihin tozlu nüshaları arasına gömmeyi, Yunanistan’ı istila ettikten sonra Avrupa halklarına da hükmetmeyi hedeflemiş; çünkü istilaları Asya’da da ses getirmiş senelerce. Lakin evvela askerlikleriyle ün yapmış Dor kabilesinin vaktiyle koloni kurup önderleri Byzas şerefine adına Byzantion dedikleri şehrin karşı yakasına geçmeliymiş.

Halk arasında Bosphorus’un yahut İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakası adı verilen muhitine geldiğinde –daha evvel hiç görmediği Çin Seddi ile ilk defa yüzleştiği zaman bu engeli nasıl aşacağını kara kara düşünmeye başlayan Timur gibi yahut Pompey’i kıl payı elinden kaçıran Sezar’ın tüm ordusunu karşı kıyıya geçirmek için kısacık bir zaman diliminde devasa kadırgalar inşa ettirme çılgınlığını hayata geçirmeyi düşlemesi gibi– bu coğrafi yapıyı anlamak için Boğaziçi’nin sert poyrazıyla meşhur şimaline ve asi rüzgarıyla kadırgaları darmadağın eden cenûbuna ulaklar göndermiş olduğunu hayal etmek zor değil. Greko-Romen haritacılığına dair malûmatlar sınırlı olsa da bildiğim kadarıyla imparatorluk hudutları ve Akdeniz kıyıları husûsunda bilgileri olmasına karşın –Antik Yunanistan’ın pek mühim eşrafının yahut yönetici zümresinin muhtemelen daha evvelden farkında olduğu– İstanbul Boğazı’nın bu coğrafi yapısıyla ilk kez karşılaşmış olmalı Pers orduları… 2,500 sene evvel bunun ne denli büyük bir mesele olduğunu söylemeye hiç hacet yok herhalde. Neresinden bakarlarsa baksınlar, devasa ve coşkun bir ırmak gibi akan Boğaziçi’nin sularını aşmak için bir kara bağlantısı bulamamış Persler. O an karşısında aşılması güç bir boğaz olduğunu idrak etmiş bu büyük istila planını hayata geçirerek mühim taşlarını hiç gözünü kırpmadan feda etmeye hazır bir satranç oyuncusu gibi idare eden Kral Darius.

Pers Kralı tıpkı asırlar sonra Sezar’ın Rubicon Nehri’nin kıyısında o azgın suları aşarsa neticelerinin ne olabileceği hususunda düşüneceği gibi o tefekkür anlarını yaşamış, muhtemelen sahada orduların başındaki komutanı Datis ile münazaralarda bulunmuş ve sonunda çözümü devrin meşhûr mimarı Mandrocles’den fikir almakta bulmuş. Her ne kadar kâğıt üzerinde bir “Tanrı” pozisyonunda olsa da bilge birine danışmak zorunda olduğunun farkındaymış. Hem fi tarihli o Ayna mecmûasında hem de son birkaç senedir Boğaziçi’nde asılı duran köprülerin inşa öykülerine merak salan kimi köşe yazarlarının değerlendirmelerinde bu ismin Türkçeleştirilmiş haliyle Korentli Mandrokal olduğu iddia edilir. Mimarın ismini aşağı yukarı bilmişler; lakin nereli olduğu hususunda fena halde yanılmışlar. Çünki Mandrocles Korentli değil, Samoslu imiş. Yani, Sisamlı. Mücevher yontucusu olan bir sanatkarın oğlu olan ve Helen düşüncesinin meşalesini batıya yayan Pythagoras’ın memleketlisi. Hatta Curtius’un 19.asırda kaleme aldığı The History of Greece külliyatında, Samos Adası’ndaki pek kıymetli mimarların önderi olarak da anılmış.

Mandrocles bir Yunan imiş; lakin Helen coğrafyasının hudutlarını daraltıp tüm şehirlerini kendine tabi kılmayı hedefleyen Darius’a yardımcı olması asırlar sonra bile Yunan tarihçiler arasında tartışılmış durmuş büyük bir hararetle. Belki de bu vaziyet devrin mühim ticaret şehirlerinden olan Samos’un asırlar boyu süren bir tür fiili özerklik benzeri bir pozisyonda durduğunun işaretiydi, kim bilir?

***

Kral Darius, belki de Yunanların mimaride gösterdiği fevkalade kabiliyetin farkında olduğundan Mandrocles’e ve Samos’a pek kıymetli armağanlar göndermiş, iyi ilişkiler kurmuş, Samos’un muhalif tutumundan istifade etmiş. Mandrocles, dahiyane bir fikirle, evvela aşağı yukarı beş yüz metre uzunluğunda sallardan yapılma bir köprü tasarlamış zihninde. Yüzlerce sal tahsis edilmiş apar topar. Hepsinin birbirine sıkı sıkıya bağlanmasını istemiş Samoslu mimar. Kulağa sanki mitolojik bir Babil Kulesi anlatısı gibi gelen müthiş bir serüvenle iki yakayı asırlar evvel yapay bir sal köprüyle birbirine bağlamış meğer. Söylenenlere göre Pers Kralı Darius, 80 bin kişilik ordusuyla bu köprüden geçerek Yunan diyarına ilk adımını atmış ve kan banyosuna dönecek olan o zorlu muharebelerin işaret fişeğini ateşlemiş.

Böylece, elbette doğruluğu halen tartışmalı olan masalsı bir hadiseye şahitlik eden Boğaziçi, adını, hem Herodot’un kroniklerine antik devrin takdire şayan bir mühendislik fikrine ev sahipliği yapan bölge olarak yazdırmış hem de yalnızca kazananların neşredildiği tarih, “kadir-i mutlak” bir imparator dahi olsa bilgiye ve bilime nasıl muhtaç olunduğu gerçeğini kendi tozlu yaprakları arasına kaydetmiş.                     

Notlar

*Ksenophanes, O iğrenç tyranlık ortada yokken, Giderlerdi toplantıya her yanı erguvani giyisiyle, ifadelerinin yer aldığı diyalogunda “o iğrenç tyranlık” benzetmesiyle Pers boyunduruğuna vurgu yapar.

** Alman yazar Georg Büchner’in Fransız İhtilali’ni konu aldığı, 1835 tarihli, Danton’un Ölümü adlı tiyatro oyununda, Danton karakterinin sarf ettiği meşhûr söz.

*** Kimi kaynaklarda milattan evvel 511 senesi gösterilerek eksi 6.yy’a işaret edilir; lakin Jonathan Harris’in neşrettiği ve Istanbul’un oldukça teferruatlı tarihinin anlatıldığı Constantinople: Capital of Byzantium adlı eserde bu devir 5.yy olarak ele alır. Yazıda da Harris’in kaynağı baz alınmıştır.

Kaynakça

Ehsan Yarshater, The Cambridge History of Iran: The Seleucid, Parthian and Sasanian Periods, vol: 3(2), Cambridge University Press, 2008, p.695, 1180.

Ernst Curtius, The History of Greece, translated and revised by Adolphus William Ward and William A. Packard, vol: 2, Scribner Publishing, USA, New York, 1871-4, p.183.

Jonathan Harris, Constantinople: Capital of Byzantium, Bloomsbury Publishing, Second Edition, London/New York, 2017, p.38.

Walther Kranz, Antik Felsefe, çev. Suad Y. Baydur, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1994, s.41, 52.

Yazar

Bir cevap yazın