Büyülü Gerçekçilik ve Gabriel Garcia Marquez

El yapımı bir mobilyayı yapan zanaatkar bir köşesine imzasını bir şekilde atar ve siz eğer o alanla ilgiliyseniz bir süreden sonra imza atılmamış bir mobilyanın kime ait olduğu yapılış tarzından az buçuk anlayabilirsiniz. Aslında bu iz bırakma ve imza atma birçok yerde aynı mantıkla işlemiştir çünkü bu var olmanın, var olduğunu göstermenin bir parçası. Edebiyat ve diğer sanat dalları ise şaheserlerin belki fark etmeden belki fark ederek bıraktıkları aynı izleri bir kategoriye, akıma dahil etme gereği duymuş, tabi kendinden öncekilerin tarzlarını beğenip aynı izleri şahsen isteyerek koyanlar da yok değil. Belki de bize tarih derslerinde bahsettikleri gibi tarihi daha iyi anlamak için sınıflandırarak okumak gerektiği mantığıyla aynı mantıkla yapılmıştır bu akımlar. Bu akımların bir diğer güzel yanı ise edebiyat veya sanata yeni başlayanlar için yol gösterici nitelikte olmaları. Ben de size bugün bu akımlardan biri olan Büyülü Gerçekçiliği ve bu akım içinde büyük bir ustalıkla yerini almış Gabriel Garcia Marquez’den bahsedeceğim. Büyülü gerçekçilik aslında resimle ortaya çıkmış bir tabir. Çok geçmeden edebiyata da yansımış. Her ne kadar bir akımı açıklarken tanım yapmaktan kaçınsam da Büyülü Gerçekçiliğin edebiyata yansıdığı yönünü tanımlamaya çalışacağım, Büyülü Gerçekçilik etkisiyle yazılmış bir eseri okuduğumuzda o eserde bizim normal yaşamda görmeyeceğimiz, görsek dahi inanmayacağımız, hurafe ve hayal ürünü diye bahsettiğimiz olayların, kişilerin,  işlenilen metin ve konu içerisinde hiç yadsınmadan, metin içinde geçen olayın örgüsünden kopmadan anlatıldığı ve okuyucu tarafından tuhaf karşılanmadığı metin tarzları.  Aklımıza Fantastik Edebiyat gelmesin çünkü Fantastik Edebiyat genel itibariyle bir kurgu ürünü ve içerisinde gerçek yaşamdan çok az malzeme barındırıyor oysa Büyülü Gerçekçilik gerçek olan durumları büyülü bir şekilde anlatma üzerine kurulu ve yerellik barındırıyor. Marquez’in bana göre bu akım içerisinde başarılı olabilmesinde Büyülü Gerçekçilik ile yerelliği harmanlayıp hepimizin içinde hissedeceği sıcaklık ve samimiyeti yaratması. Marquez, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Kolombiyalı bir yazar. Ülkemizde Yüzyıllık Yalnızlık, Başkan Babamızın Sonbaharı, Kırmızı Pazartesi, Kolera Günlerinde Aşk eserleriyle tanınıyor. Benim okumaya başladığım ilk yazarlar arasında ve okuduklarımı içselleştirdiğim birkaç yazardan biri. Beni bu kadar etkileyen yönü ise eserlerindeki kişilerin yaşam tarzları; olaylara, kişilere yaklaşımı. Aşkı en tutkulu biçimde anlatması ve anlatamadığım birçok şey. Konuyu çok fazla dağıtmadan Büyülü Gerçekçilik büyüsüyle yazılmış Yüzyıllık Yalnızlık için Gabo’nun dediklerine bakalım. -Bu arada bulunduğu coğrafya Gabo olarak tanınır-

Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları birörnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.

Bir büyük annenin duygusuz tavırlarla anlattığı büyülü hikayeler… Tam da Büyülü Gerçekçilik tanımı gibi.

Yazar

Bir cevap yazın