Çiğdem

Kendimi boşlukta salınır halde bulduğumda her şey çok karmaşık ve korkutucuydu. Etrafımda uçsuz bucaksız sorular dolanıyordu ne onları yakalayabiliyor ne de cevaplarını bulabiliyordum. Debelendim durdum, kimi zamansa umudumu kaybettim. Dipte köklenmiş uzunca bir yosun ayağıma dolanmış aşağı doğru çekiliyordum, kaçmak için gecikmişim gibi hissettiriyordu her yeni sabaha gözümü açmak. Yeniden, bitmek bilmeden dönüyordu bu his içimde.

Aslında bunun bir başlangıcı var mı bilmiyorum. Emin olduğum bazı şeyler var sadece, on yedi yaşındayken ağır bir depresyon geçirdiğim ve o zamanlar dibe batma korkusunu yüreğimde hissettiğim gibi. Çıkış sürecimde anlamaya, kafa yormaya çabaladıkça işlerin biraz daha karmaşıklaştığını fark etmiştim ama yine de bazı düğümleri çözebiliyor olmak hafifletiyordu da bir yandan. Bunun için önce Arap saçına dönmüş düğümleri bulmak, sonrasındaysa -daha zor olanı- onları açmaya cesaret etmek gerekiyordu.

Düğümlerimden biri elbette ki ailemle olan bağımdı, belki herkesinki gibi. Bunu kabullenişim uzun sürmedi ancak çözmek için bağlarımı teker teker anlamam, annemi ayrı, babamı ayrı, abimi ayrı düşünmem gerekti. Bir kız çocuğu olarak sanırım benim için en sancılısı annemle olandı. “Kızı” olduğum için daha farklıydı sanırım annemle aramızdaki bağ. Daha çok sevdi, daha çok üzdü diyemem ama daha farklı dinamiklerimiz vardı sanki. Annemin sevgisi, fedakarlığı ve en başta da “annelik” kutsallığı sebebiyle ilişkimizin bendeki etkilerini tarafsızca görmek epey zor oldu. Konduramadım, onu eleştirmek dünyanın en büyük günahlarından biri gibi geliyordu. Bile isteye yapmadığını biliyordum ancak istemeden de olsa hata yapabildiğini itiraf etmek yolun en can acıtan kısmıydı. Bir şekilde atlattım bu zorluğu, iyileşme sürecimin bir parçası olarak görmeye başladım. Sonrasında öfkelendim anneme. Sanki tüm zayıflıklarımın sorumlusu oymuş gibi sinirlendim. Sadece hatalarını gördüm, eleştirdim, kızdım. İğneyi de ona batırdım çuvaldızı da. Sonra dalgalar küçüldü, ben duruldum. Fark ettim ki annemle kötü olduğunu düşündüğüm çok anım var çünkü küçüklüğüme dair hatıramın çoğu onunla kurulmuş. Mutluluğumun da mimarı o mutsuzluğumun da. Sadece bakımımla değil her şeyimle o ilgilenmiş, evle de veli toplantılarıyla da hep o uğraşmış. Sesi olmaya çalıştığım binlerce kadından birinin de annem olduğunu fark edince onunla farklı bir bağ kurdum. Babamla olan derdim, annemle kurduğum bu kadınlık bağının kuvvetlenmesiyle birlikte sonradan ortaya çıktı. Bu yazı tam da bunun üzerine olacak.

Bir süreye kadar anneme sanki doğduğundan beri anneymiş gibi yaklaştım. Onu, baştan aşağı “anne” olarak düşündüm. Sanki yalnızca tek bir işi varmış gibi hayallerinin, kendine koyduğu hedeflerin, isteklerinin varlığını es geçtim. Sonra bunun farkına varınca ikiyüzlü buldum kendimi, çok acımasızcaydı bu tavrım. Hem çok şey bekliyordum ondan hem de yalnızca tek bir şey olarak görüyordum onu. Üstelik bu, sadece benim yaptığım bir şey de değil.  

Kadınların üzerlerine hayatları boyunca farklı farklı birçok etiket yapıştırılıyor; her daim duygusal olmakla birlikte bakım veren olmak, eli çabuk olmak, ince düşünmek gibi özelliklere “özleri” dolayısıyla sahip oldukları sanılıyor. Bu etiketler özellikle de evlendikten sonra eş ya da anne olmak üzere çeşitleniyor ve kadınların bu sıfatlardan ayrıca bir varlıklarının olduğu düşünülmüyor. Erkekler kendilerine ait alanları kolayca oluşturabiliyorlar ve bu alanlara girmeye yeltenmek bile hadsizlikken kadınların ev dışındaki her türlü alanı bir “lüks” olarak algılanıp kabul görmüyor. Bu noktada herkesin dönüp de en yakınına bakması gerek. Annemin yıllar boyunca tek uğraşı çocuklarıydı ve tökezlediği zamanlarda destek bulamadı. Destek bulmak, yardım talep etmekse asla seçenekleri arasında değildi. Babam zaten “iyi” bir adamdı, evi geçindiriyordu, makul ve anlayışlıydı. Ondan daha fazlasını istemek şımarıklık(!) olurdu. Babam öyle eski kafalı biri -bu da ne demekse- değildir, birçok konuda açık fikirli olduğunu söyleyebilirim ancak büyürken ataerkil söyleme çokça maruz kaldığını ve bunu kimi alanlarda yeniden ürettiğini de kabul etmek gerekli diye düşünüyorum.

Bizim evin içinde de -muhtemelen diğer evlerde olduğu gibi- başka evlerin hayırsız erkekleri eleştirilir, etrafta neler neler var denip halimize şükredilirdi. Minimum olması gereken neyse yücelttirilir, fazlası talep edilmezdi. Ataerkil sistemde ev içi iş bölümü, çocuk bakımını birlikte üstlenmek gibi normaller büyük bir nimet sayılıyor ve kadınlar, çıkamadıkları o hayatın içinde sömürülmeye devam ediliyor. Mesela erkek akşam evine geliyorsa, içkisi kumarı yoksa, biraz da çocuklarına ilgi gösteriyorsa yani iyi bir aile babasıysa kadın eşinden dolayı kendini şanslı saymalı ancak öte yandan bu şartları sağlamak kadının zaten mecburiyeti olduğu için akşam sofra kuran bir eşinin olması, erkekler için bir şükür sebebi değil. Çalışıp evine ekmek getiren erkeğin emeği, bir fabrika gibi işlemeye devam eden evi döndüren kadının emeğinden daha çok kıymet görüyor.

Toplum, kadınları üzerlerine yüklenen her şeyi doğru yapma sorumluluğunda yalnız bırakıyor. Kadın hem iyi bir anne hem iyi bir eş olmalı, hepsiyle tek başına başa çıkmalı. Aynı zamanda anlayışlı, destekleyici ve kibar da olmalıyız, sessiz kalmalı çıkıntılık yapmamalıyız. Annem de ben de bu patriarkal sömürü sisteminin içindeyiz diğer tüm kadınlar gibi. Ancak eskisinden farklı olan bir şey var: Annem, benim kendi hayatımı kurduğumu kabul ediyor, bense onun varlığını görüyorum artık. Elbette ki öfkemi dindirirken onu aklamaya, hatalarına bahaneler aramaya çalışmıyorum. Aksine, “kutsallığının” onun da sırtına yüklenmiş bir yük olduğunu bilerek eleştiriyorum onu yeri geldiğinde. Babam kadar onun da hata yapabileceğini, mükemmel olmak zorunda olmadığını hatırlatıyorum hem kendime hem ona. Onu daha çok görüyorum, öğrendiklerimi anlatıyorum, hayallerini dinliyorum. Artık onunla dayanışıyorum ve bu bana güç veriyor. Çidoşum, şimdi kendi yolum var izlemem gereken, bir noktada ayrılmalıyız. Ama unutma ki yanında yalnızca kızın değil, varlığının her daim farkında olan destekçin bir kadın var. Seni seviyorum.

Not: Yazıyı okuduktan sonra Can Kazaz’da Geriye Dönmeyince dinlemek hoş olabilir.

Yazar

1 Yorum

  1. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Bir kız evladın annesine karşı olan bakış açısını , duygularını kronolojik olarak açık, yalın etkileyici dile getirmesini kutluyorum. Yaşamında anne kız ilişkisi açısından özelinde ifade ettiği yazısını dikkatle okudum. Belkide bu ve buna benzer duyguları yaşadığımız halde aynı sadelik ve içtenlikle kaleme almaya cesaret etmez, etsekte bu netlikte ifade edemeyiz. Anne adayı her gencin, öz eleştiri yaparak bakış açısını bu denli geniş tutması, annelerin genel sorunlarını da etkili biçimde mercek altında alması karşısında duygulanmamak mümkün değil. Anne olmanın mutluluğunu en güzel şekilde ifade eden Ece Iraz’a bir baba olarak sonsuz teşekkürler. Tebrikler.

Bir cevap yazın