Din ve Ekonomi 1: Dinî Ritüeller ve Toplumsal Birliktelik

Bu topraklarda dinî ritüel, ayin yahut ibadetlerin ahkâmı üzerine ziyadesiyle düşünüldü. Lakin esrarı üzerinde düşünmek ise, “tanrının hikmetinden sual olunmaz” şiarıyla geçiştirilmeye, ertelenmeye çalışıldı. Yakın tarihe kadar kentli dindar bilinç, dinlerin ve ibadetlerin esrarına ilişkin psikolojik işlevleri öne sürmüş ve bu işlevleri insanın koskoca gezegende atomize edilmiş yalnızlığına karşı güvenli bir liman olarak görmüştür. Oysa dini ayakta tutan ve toplumsal ahenk farkındalığını her alanda inananlarına aşılamanın bir yöntemi olarak tasvir edilen ibadetlerin sosyolojik esrarı çoğunlukla ihmal edilmiştir. Bu yazımda dinî ibadetlerin sosyolojik boyutunu ele almaya çalışacağım. Ardından düşünce ve ibadet arasındaki tenakusa dikkat çekerek dinlerin neden bireyci tutumlar için bir engel teşkil ettiğini izah edeceğim.  

Dinî Ritüeller ve Birliktelik

İnsanın toplumsal bir varlık olduğunu vurgulamak esasında uzun yıllar çeşitli hiziplerden filozofların, politikacıların ve elbette hukemânın dile getirdiği aidiyetin yönünü tarif etme biçimidir. İnsanın kâinata ilkahıyla birlikte var olma mücadelesi vermesi ve bunu bütün bir insanlığın doğumundan miras aldığı genetik bir refleks olarak karakterize etmesi, insaniyeti belirleyen nesnel niteliklerin açığa çıkmasına yardımcı olmaktadır. Ancak kendisinde ontolojik bir vasıf barındıran var olma mücadelesi durağan değildir. Başka bir ifadeyle bir insan sadece belli bir dem içerisinde var olmayı yeterli görmez. Çünkü var olmak statik değil; aksine dinamik bir varoluşsal sorun olarak karşımıza çıkar. Bu nedenledir ki insan var olmak kadar, varlığını baki kılmaya meyillidir. Var olmak için gerekli iptida noktası üreme eyleminde kendisini aşikâr kılar. Ancak beşerî varlığın sürdürülebilir ve devamlı bir devinim hâline gelmesi için ise toplumun inşası esastır.

İnsanın ontolojik meyline ilişkin benzer bir analoji, toplumun bizatihi kendisi için de kurulabilir. Zira toplumun var olması yeterli değildir. Varlığını tıpkı insan gibi devamlı kılması gerekmektedir. Hâl böyleyken toplumsal birlikteliğin varlığı her ne kadar kendi zatına içkin varoluşsal bir sorunsal olsa da söz konusu birlikteliğin bekası insanın kendi varlığını daim kılmasıyla tezahür etmektedir. Demem odur ki toplumlar, insan var olmayı istediği ölçüde var olmayı sürdürecektir. Peki nasıl?

İnsanın kainatta ve düşün sahasındaki geometrik yeri küçük bir noktadan ibarettir. Ancak mahiyeti, kainatın kendisini aşmakta ve onu kendi bünyesinde eriterek ehemmiyetini tanrısal bir uzamda inkişaf ettirmektedir. Mevzu bahis silsilenin tanrısal boyutu bu yazının konusunu aşmaktadır. Burada bahsi mühim olan, insanın kainattaki noktasal yerini betimlemektir. Şöyle ki daha önceki yazılarımda vurguladığım üzere toplum, holistik bir yapıdır. Diğer bir değişle toplum, tek tek insanların bir araya gelmesiyle oluşan birliktelik hâli değil; tek tek insanların birbirleriyle kurdukları etkileşim ve ilişkiler bütünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir örnek üzerinde düşünmek icap ederse toplum dediğimiz var olma biçimi kainattaki tek tek noktaların bir araya gelmesi değildir. Bu noktaların iki boyutlu bir uzay üzerinde birleşmesi sonucunda oluşan geometrik şeklin tamamıdır.

Noktasal birliktelikten ibaret soyutlama biçimimizde, tarif ettiğimiz toplumun devamlılığını sağlayan düzendir. Bu düzen ise kendisini ritim ve mükemmele yakın bir ahenk ile aşikâr kılar. Konumuzun ritüeller ve dinî ayinler olması hasebiyle söz konusu ritmi meydana getiren yegane kurum dindir. Geleneksel toplumlar birlikteliği baki kılmak üzere her türlü nevabit benzeri ve ahenk bozucu girişimi engelleme çalışmıştır. Ahengi sağlamak için ise muayyen ritüeller ve ayinler eşliğinde toplu olarak duygulanım biçimleri geliştirmişlerdir[1]. Dolayısıyla denilebilir ki ibadetler, esas itibarıyla insanın evrendeki en büyük ideali olan baki kalma iştiyakını toplumsal düzeyde kurulan birliktelikler aracılığıyla pekiştirmesine yardımcı olmaktadırlar. Gerek semavi dinler gerekse paganist inançlar her türlü ibadeti toplu olarak yapmayı kutsal anlatılar aracılığıyla teşvik etmiştir. Çünkü yukarıda bahsedilen geometrik şeklin bir arada kalması için insanların belli bir merkezî noktaya biat etmesi en pratik çözüm yöntemlerinden birisidir. Zira ussallaşamayan toplumları bir arada tutmak ancak ve ancak duygular üzerinden mümkün olmaktadır. Dinler ise söz konusu duygusal birlikteliğin en mazlum ve en paha biçilemez etrikasıdır.

Bu birliktelik ise elbette yalnızca ibadetler ile değil, muayyen anlatılarla da pekiştirilmeye çalışılmaktadır. Nitekim bütün dinler iman kardeşliği üzerinden kurulan ünsiyetin nesebe dayalı ünsiyetten ehem olduğunu belirtmektedir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse din kardeşliği biyolojik kardeşlikten efdaldir.

Dinî Ritüeller, Düşünce ve Birey

Bir diğer unsur ise ibadetlerin düşünceyle taban tabana zıt olmasıdır. Günümüzdeki ilahiyatçıların ekseriyeti ibadetlerin düşünmek için var olduğunu beyan etmektedir. Üstelik düşüncelerini ispat için kutsal metinlerden hüccet getirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin birçok ilahiyatçı Kuran’ın insanları tefekkür etmeye ve akletmeye teşvik ettiğini ve bunu da ibadetler vesilesiyle pekiştirmeye çalıştığı üzerinde belli ayetler öne sürmektedir. Elbette Kuran, kanonik ayetlerinin yanında rabbaniyetin doğal ayetlerine ithafta bulunarak akletmeyi farklı şekillerde vurgulamaktadır. Ancak buradaki akletmek ve tefekkür itaat merkezlidir. Başka bir ifadeyle düşünmek rabbe itaat etmek muradıyla teşvik edilmektedir. Oysa buradaki düşünceden kastımız kavramsal ve kuramsal bir düşünme biçimidir. Yani belli postulatların inşasıyla herhangi bir olgunun tali nedenlerini tecrit ederek ana nedenleri aşikâr kılmaya yönelik bir eylemden bahsetmekteyiz. Düşünmeyi bu şekilde tanımladığımızda Kuran’ın ve diğer semavi metinlerin düşünce anlayışı ile kavramsal düşüncenin birbirinden ayrıldığı görülecektir. Nitekim kavramsal düşünce, diyalektik bir eylemin ayrılıkçılığı teşvik eden ifadesidir. Çünkü düşünmek için yıkmak ve yıkılanı yeniden inşa etmek gerekmektedir. Bu minvalde hiçbir dinî müessese kavramsal düşüncenin yıkıcılığını teşvik etmek istemeyecektir. Çünkü dinler ayrı ayrı fertlerin ayrı ayrı faaliyetlerini kısıtlayıcı bir mekanizma etrafında -örneğin ibadetler gibi- varlık alanı tasarlamıştır. Oysa Ehl-i Rey ve Ehl-i Nazar’ın[2] azığı, yıkmak ve bir nevabit benzeri aykırı uçlarda düşünmektir.

Hâliyle dinlerin kavramsal düşünme edimine yönelik geliştirdiği kısıtlayıcı nizam, müminler dünyasında bireyci davranış ve tutumlar için de engel teşkil etmiştir. Zira kolektif örgütlenen bir birlikteliğin içerisinde varlık alanı kazanan insan, ancak ve ancak toplumsal belleğin dayattığı totaliter ve patolojik algıları yıkabildiği ölçüde prangalarını kırmayı başarabilmektedir. Bu prangalar ise kısmen dinlerin erginleme ritüellerinden eskatolojik ayinlerine kadar her türlü dayatmanın ve rıza uyandırmanın kendisidir. Diğer bir ifadeyle birey olmak demek inançlarla birlikte düşünmek değil, inançlara rağmen düşünme cesaretini gösterebilmek demektir. Oysa dinî ibadetler birey olmayı teşvik eden diyalektik düşünmeyi engellemek üzere ortaya çıkmıştır. Çünkü kitlenin devamlılığı bireyin aydınlanmasından üstün görülmüştür.

Sonuç itibarıyla dinler, insanın kainattaki en sahih ideali olan baki kalma arzusuna yardımcı olacak sosyolojik işlevler tayin etmektedir. Bu işlevler kendisini kimi zaman doğum sırasında yapılan ayinlere ve ritüellere, kimi zaman ölümün korkunç izlenimini dindiren tabulara, kimi zaman ise doğum ve ölüm arasındaki süreçte belli totemlere biat ederek birlikteliği teşvik eden ibadetlere yaslamaktadır. Öte yandan dini ritüellerin düşünme eylemini baskılaması, bireyci tutumların toplum içerisinde rahatsızlık uyandıran ve düzen bozucu anomaliler yaratan bir dışavurum olarak kabul edilmesine yol açmıştır. Şüphesiz ki kimlik ve aidiyet refleksini korumaya teşvik eden ve dinî ünsiyeti her türlü manada ihsas eden dinî ritüellerin birtakım iktisadi ve sosyolojik sonuçları olmuştur. Bu sonuçları bir sonraki yazımda ele almaya çalışacağım.

Esenle kalınız…


[1] Altını çizerek belirtmek isterim ki burada dini sekülarize etmeye çalışmıyorum. Yalnızca bir sosyal bilimci gözüyle dinin insan yaşamı üzerindeki etkilerini düşlüyorum.

[2] Kavramsal düşünen kesim için kullanıyorum.

Yazar

Bir cevap yazın