Bazı kitaplar vardır ki asırlar geçse de onların değerinden hiçbir şey eksilmez; aksine daha da değerlenir. Bu kitaplardan biri de benim için Karamazov Kardeşler’dir. Dostoyevski’nin Dünya Edebiyatı’na kazandırdığı birçok başyapıt vardır var olmasına da Karamazov Kardeşler’in şahsen okur için ayrı bir tadı olduğunu düşünüyorum. Nedeni ise romanın içinde birden fazla roman barındırması! Evet, bu eserin içerisinde yer alan her karakter başlı başına birer romandır. Sıkıcı roman tahlillerine ya da özetine gerek olmadığını düşünerek bu şaheserin iki karakterine değinmek istiyorum: İvan Karamazov ve Aleksey/Alyoşa Karamazov. Bu iki karakter, şahsi fikrime göre, romanın en can alıcı iki noktasıdır çünkü birbirinden çok zıt ama bir arada olan iki kavramı simgelerler: Akıl ve sevgi. Öyle ki bu farklılık, eserin içerisinde eser olan “Büyük Engizisyoncu” bölümünde gözler önüne serilmektedir. Büyük Engizisyoncu’nun felsefi girdabına çekilmeden önce derin bir nefes alıp İvan ve Alyoşa’ya göz atmakta fayda var.

İvan Karamazov, namı diğer Vanya/Vanka/Vaneçka, Karamazov Kardeşlerin pek sevilmeyen 55 yaşındaki son derece içki, eğlence ve kadın düşkünü olan “babası” Fyodor Pavloviç Karamazov’un Sofia İvanovna adlı ikinci karısından doğan iki oğlundan 24 yaşında olanıdır. İvan küçüklüğünden beri içine kapanık, çekingen bir çocuk olmuştur.  Babasına karşı düşmanca duygular besler. Yedi yaşındayken annesini kaybedince kardeşi Aleksey, Alyoşa Karamazov, ile birlikte annelerini büyüten kadının yanına götürülür. Bu nedenle olacak ki İvan, babasına karşı abisi Dimitri, babasının ilk karısından olan oğlu, gibi düşmanca duygular beslemektedir. Aile hayatından oldukça uzak bir çocukluk geçiren İvan, okumaya çok istekli ve meyillidir. Üniversite eğitimini hem çalışıp hem okuyarak tamamlar ve babasına o kadar çok kızgındır ki ya gururundan ya da onu küçümsediği için babasını hiç arayıp sormaz; maddi durumu iyi olmasına rağmen ondan yardım istemez. Hayatını kendi tırnaklarıyla kazıyarak kazanır İvan. Önce saati yirmi kapikten dersler vererek başladığı iş hayatının devamında gazetelerde yazılar yazmaya ve kendini geliştirip ismini tanıtmaya devam eder. Ancak takip eden yıllar içerisinde, kendi ayaklarının üstünde duran İvan, tekrar baba ocağına geri döner. Haliyle bu o kadar okumuş, gururlu, görünüşte soğukkanlı olan gencin hayatı boyunca onu ihmal eden, arayıp sormayan bir babanın batakhanesine dönmesi herkesi epeyce şaşırtır. Hayatı babasıyla taban tabana zıt olan bu genç, her nedense babası tarafından zaman geçtikçe çok sevilmeye başlanır. Hatta babası onun sözlerini dinler; onun fikirlerine değer verir. İvan’ın yıllar sonra baba ocağına dönerek tanıştığı kişiler sadece babası ve ağabeyi Dimitri değil, bir de aynı anneden kardeşi olan Alyoşa’dır ki iki kardeşin bir araya gelmesi hem yazımızın hem de Karamazov destanının çekirdeğidir. Söz İvan’dan açılmışken iki kardeşin tanışmasından önce Alyoşa’yı da tanımak gerekli ve önemlidir.

Alyoşa, henüz yirmi yaşlarında bir gençtir. Manastır’da yaşamaktadır ve kendisini dine yöneltmiştir. Ama şunu belirtmekte yarar var: Alyoşa hiç de dindar değildir, hatta dini duyguları epey zayıftır. Bunu Dostoyevski de romanın içerisinde belirtmektedir. Yazar, Alyoşa için şu düşüncelere sahiptir:

          “O, henüz olgunlaşmamış, ama tam anlamıyla bir insanseverdi. Fani dünyanın kötülük dolu karanlığında bunalmış ruhu için bir kurtuluş yolu arıyordu.  Bu sırada manastırda yaşamanın ne demek olduğunu gördü. Bundan çok etkilendi ve manastır hayatını seçti.”

Alyoşa da içine kapanık, sessiz ve iç dünyasını hiç kimseye anlatmayan bir gençtir. Bu insanları sevmemesinden kaynaklanmaz; aksine Alyoşa insanları sever ve onlara tam bir inançla bağlıdır. Onun içe kapanıklılığı kişiseldir. Başkalarını ilgilendirmeyen, Alyoşa’ya her şeyi unutturabilen bir içe kapanıklılıktır. Yine de herkes tarafından sevilen ve sayılan bir genç olmuştur her zaman.

İvan ne kadar nihilist, gerçeği olduğu gibi kabul eden ve ayakları yere basan bir genç ise; kardeşi Alyoşa tam tersine bir o kadar hayalcidir. İvan, hayattan ümidini kesen ve düşünceler silsilesi içerisinde kıvranan bir gençtir. Bu kıvranmaların sebebi, bazı durumların nedenini çözememesinden kaynaklanır. Var olan her şeyi aklıyla anlamlandırmak ve farkına varmak ister. Böylelikle kendini düşüncelerin hapsinde bulur ve ruhunu tutsak eder. 19.yy Rusya’sının nihilizmini temsil eden İvan Karamazov, Dostoyevski’nin kendi yaşantısındaki her şeyi çözümlemeye çabaladığı gençlik döneminin bir yansımasıdır. Kardeşi Alyoşa ise maneviyatı sembolize eden, İvan’ın aksine kafasının içindeki sorgulamaları hisleriyle aşmış, güçlü ama bu gücünün içerisinde güçsüzlük barındıran bir karakterdir. O, yeryüzünde çekilen acıları kabullenmiş ve bu acıları başka insanlarla paylaşmak için didinip durmayı kendisine görev olarak görmüştür. İvan ile arasındaki temel fark da işte budur. İvan yeryüzündeki acıları, özellikle de çocukların çektiği acıları kabullenemez ve tüm bunların sorumlusu olarak gördüğü Tanrı’nın varlığını da ona saygı duyarak reddeder:

“ Tanrı’yı inkâr etmiyorum Alyoşa. Sadece giriş biletini yüksek saygılarımla iade ediyorum.”

Biri Tanrı’nın kollarında, bir diğeri ise Tanrı’ya arkasını dönmüş iki kardeş… Belki yıllar sonra bu iki zıt görünen kutbu bir araya getiren şey zıtlıklarının içerisinde barındırdıkları aynılıktır. Belki de İvan’ın, uzaktan aylarca gözlemlediği kardeşi Alyoşa’nın gözlerinin içinde gördüğü sevgidir. Nedeni her ne olursa olsun, kader bu iki kardeşi bir araya getirir ve bu iki farklı ruhu yüzleştirir. İşte bu iki zıt kutbun birbiriyle yüzleştiği, çeliştiği ve bağdaştıkları bölüm, “Büyük Engizisyoncu” adlı bölümdür.

Anlatacak şey çok, söylenecek sözler ve kurulacak cümleler fazla ama sayfalarımız bize az. Biraz edebiyat yapmaya biraz da felsefi düşünmeye hazırsanız bir sonraki yazımızda İvan ve Alyoşa ile birlikte “Büyük Engizisyoncu” destanını konuşmak için kemerlerinizi bağlayın.

Bir sonraki yazıda akıl ve sevginin yüzleşmesine her beraber tanık olmak dileğiyle…

Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.