Bir önceki yazımızda Karamazov Kardeşler’in iki ayrı karakteri olan İvan ve Alyoşa’ya göz atmıştık. Bu yazımızda ise sohbeti biraz derinleştirme vakti! Yazının derinliklerine inmeden önce “Engizisyon” kelimesinin ne olduğunu biraz aydınlatmak isterim.

Kökeni Latince ’den gelen ve “inquiro” (araştırmak, soruşturmak) anlamına dayanan Engizisyon, Katolik Kilisesi’ne bağlı bir mahkeme sistemidir. Başka bir deyişle bu mahkeme sistemi, özellikle Orta Çağ’da ve Yeni Çağ’ın başlarında büyük bir güç kazanan ve papalığa bağlı çalışan, sert kuralları ile meşhur bir yargı kurumudur. Engizisyon, heretik akımlar(sapkın sayılan dini öğretiler), simya, cadılık ve büyücülük gibi kavramlar ile mücadele etmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Kısacası, dine karşı yapılan ya da kilisenin aleyhine ve öğretilerine ters olan her hareket suç sayılıyordu ve suçlulara cezaları bu mahkemede en ağır şekilde veriliyordu.

İvan ve kardeşi Alyoşa’nın yıllar sonra bir lokantada oturup hakkında sohbet ettikleri konunun çıkış noktası da bahsetmiş olduğumuz engizisyon kavramına dayanmaktadır. İvan, engizisyon mahkemeleri hakkında kaleme aldığı bir makalesini Alyoşa’ya anlatırken bir hikâyeden de yararlanarak konuyu genişletip derinleştirir ve karşımıza felsefi bir tartışma çıkarır. Bu bölümle birlikte aslında bu iki karakterin hayata bakışlarını da Dostoyevski en usta şekilde bizlere yansıtmaktadır. İvan’ın Alyoşa’ya anlattığı hikâyenin aslı aslında Hz. İsa ile şeytanın yüzleşmelerine dayanmaktadır.  Hz. İsa çölde mahsur kalmıştır ve bitki kökleriyle beslenmektedir. Burada şeytan ile karşılaşır ve şeytan ona  taşları ekmeğe dönüştürmeyi teklif eder. İsa bu teklifi hiç düşünmeden geri çevirir, çünkü ekmeği kabul ederse özgür iradenin bir anlamı kalmayacaktır. İsa’ya göre insanlar ancak aç kalmayı göze alarak inancı tercih ederlerse gerçekten Tanrı’ya inanmayı seçerler. Daha sonra İsa bir kilisenin tepesindeyken şeytan bu kez ondan aşağıya atlayıp ölmeyerek kendisinin mucizevi bir varlık olduğunu kanıtlamasını ister. İsa bu teklifi de hiçbir şekilde kabul etmez, çünkü insanlar Tanrı’yı bir mucizeye ihtiyaç olmadan, bir koşul beklemeden sevebilmelidir. Son olarak şeytan, İsa’ya yeryüzü krallığını teklif eder. İsa yeryüzünün krallığının, ruhsal bir krallığa göre hiçbir öneminin olmadığını bilmektedir. Bu son teklifi de diğer tekliflerde olduğu gibi geri çevirir. Bu hikâyeden hareketle, İsa özgür bırakılmayacak kadar kötü olan insanoğlunu özgür bırakarak yeryüzünde acının ve kötülüğün egemenliğini serbest bırakmış, inançlı insanları derin acılara sürüklemiştir. İvan için de en can alıcı ve onu düşüncelerin arasında yapayalnız bırakan nokta burasıdır. O, bütün bunlara bir anlam yükleyebilmekte ama savunmasız ve masum olan çocukların bu acıların içinde yitip gitmesini kavrayamamakta ve bunu sorgulamaktadır:

“ Dinle beni… Kabul ediyorum, sonsuz uyum sağlamak için acı çekmemiz gerektiğini. Ama çocukların bununla ne ilgisi var, lütfen söyler misiniz bana? Onların hayatta acıyı tatmak pahasına uyum satın almalarına ne gerek var? Neden onlar da malzemeye girip kim bilir kimin uğruna gelecekteki uyumun zeminini zenginleştiriyorlar? İnsanlar arasındaki günah ve ceza konularında yapılan dayanışmayı anlıyorum ama bu çocuklara uygulanamaz.”

İvan, bu düşüncelerini ve hikâyeyi engizisyon mahkemelerinin ortaya çıkmasının nedenine bağlar. Yeryüzünde insanoğlunun özgürlüğü nedeniyle büyük bir karmaşa çıkmıştır ve bu karmaşayı önleyecek bir yeryüzü krallığı gereklidir. Bu krallık insanlara ekmek vererek onları kendisine bağlayacak, aldatmaları mucize gibi göstererek insanları kandırıp gökyüzünün krallığı yerine onları yeryüzü krallığına biat ettirecektir. İvan’ın üzerinde düşündüğü soru da burada ortaya çıkar: Bütün bunlar olmasaydı Dünya’da daha iyi bir düzen mi olurdu? 

İvan bu sorgulamaları kardeşinin kafasının içine de bırakarak kendi oluşturduğu düzyazı şeklindeki bir şiiri anlatmaya başlar. Şiirde Hz. İsa yeryüzüne, insanların arasına inmiştir. İnsanlar onu başta tanıyamaz ama yine de onun ruhani aurasının çevresini sararlar. İsa ise kör bir adamın gözlerini açarak ve ölü bir küçük kızı dirilterek mucizelerini onlara gösterip insanları etkisine altına alır. Engizisyon mahkemelerinin başındaki Büyük Engizisyoncu da tüm bunlara şahit olur ama kesinlikle bu mucizelerin etkisi altına girmez. Onu fark eden insanlar çevresini sardıkları İsa’nın etrafını Büyük Engizisyoncu’nun bir el hareketiyle boşaltır, çünkü yeryüzünün kralı Büyük Engizisyoncu’dur. Engizisyoncu muhafızlarına emreder ve İsa’yı zindana attırır. Tüm yüzleşme de burada başlamaktadır. Büyük Engizisyoncu, İsa’yı yol açtığı her şeyi bilmesine rağmen tekrar insanların arasına gelmesiyle eleştirir. İsa’ya şeytan ile yüzleşmesini ve ona sorulan soruları hatırlatır ve insanoğluna özgürlüğü verdiği için onu suçlar:

     “ İnsan özgürlüğünü kontrol etmek yerine bunun sınırlarını genişlettin, insanoğlunun vicdanına sonsuzluğa kadar sürecek acılar kattın. Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan sevgisini arzuluyordun, seni içten sevmelerini, etkileyici gücüne bağlanarak kendiliklerinden peşinden gelmelerini istedin. Eski, sert kanunlardan sıyrılan insan, artık özgürce, gözlerinde yalnızca senin hayalin, kendi başına karar verecekti. Ama seçme özgürlüğü gibi ağır bir yük altında ezilenlerin, senin, hayalini de gösterdiğin gerçeği eliyle itip hatta seni bile inkâr edecek duruma geleceklerini hiç düşünmedin mi?”

İvan anlattıkça Alyoşa da ağabeyini büyük bir dikkatle dinler ve şiirini bitirmesini bekler. Şiirin devamında Büyük Engizisyoncu’nun karşısında sadece susar İsa, çünkü ona vereceği akılcı bir cevabı yoktur. Engizisyoncu sert ve acı da olsa bir cevap bekler ama hiçbir cevap alamaz. Bunun yerine mahkûm, ona birden yaklaşarak öper ve bu karşılığı hiç beklemeyen ihtiyar tepeden tırnağa sarsılır. Dudakları kıpırdanır ve kapıyı açarak mahkûma şöyle der:

“ Git ve bir daha gelme. Hiç gelme… Asla, hiçbir zaman!”

Kapı açılır ve mahkûm şehrin karanlığında kaybolur…

Alyoşa meraklı gözlerle ağabeyine bakıp bu olaydan sonra ihtiyarın ne yaptığını sorar. İvan, aldığı öpücük kalbini yakmasına rağmen ihtiyarın fikrinden dönmediğini söyleyince Alyoşa ağabeyinin engizisyoncunun fikirlerini paylaşıp paylaşmadığını sorgular. İvan’ın onun sorusunu geçiştirmesi onu üzse de o gece ağabeyinin anlattıkları karşısında ilk kez kafasının içinde bir sorgu silsilesi başlamıştır Alyoşa’nın. İvan’ın ise tek umudu onu anlayacak son kişinin kardeşi olmasıdır çünkü kendini o kadar yalnız hisseder ki aslında bu şiirle birlikte kendisini de açmıştır biricik kardeşine. Aslında İvan ve Alyoşa da Büyük Engizisyoncu şiirinin birer yansımasıdır. İvan aklı temsil eder; Alyoşa ise sevgiyi. Ağabeyi onun aklına birçok soru bıraksa da o aklı değil sevgiyi seçer ve tıpkı mahkûmun engizisyoncuya yaptığı gibi ağabeyini öper. Bu öpücük İvan’nın kalbinde duyduğu son maneviyat parçasını yitirmemesini sağlar. O öpücük Alyoşa’nın kardeşine duyduğu sevginin, İvan’ın akıl yoluyla kurduğu mantıktan çok daha güçlü olduğunu bize hissettirir. Böylece İvan,  akıl yoluyla anlama ulaşamasa da kardeşinin ona karşı duyduğu sevgi sayesinde hayata tutunabilmek için bir neden bulur:

     “Bak Alyoşa, dedi, taze bahar yapraklarını sevecek halim olursa yalnız seni hatırlayarak seveceğim onları. Senin bir yanda olduğunu bilmek bana yeter. Yaşama isteğimi kaybetmeyeceğim. Bu kadarı yeter mi sana? İstersen bir aşk ilanı say. Şimdilik sen sağa, ben sola; çok konuştuk, yeter! Duydun mu, yeter. Demek istediğim şu ki, yarın buradan gitmezsem (gideceğimi tahmin ediyorum ya), bir daha karşılaşınca bu konuları açmayacağız. Bunu özellikle rica ediyorum.” 

Bu iki kardeş bir soru bırakır hepimizin aklına: “Sevgi mi daha üstündür yoksa akıl mı?” Bunun kesin bir cevabını hala veremesek de şu sonuca varabiliriz: Akıl yoluyla anlamlandırmaya çalışabiliriz her şeyi, ama sevgiyle kucaklarız çünkü sevgi bir öpücükle akla hükmetme kudretine sahiptir. Sevgi o kadar büyüktür ki tüm zıtlıkları bile içerisinde barındırır, tıpkı İvan ve Alyoşa’da olduğu gibi.   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.