Eflatun

Dünyayı koca bir oyundan ibaret sandığımız, taptaze hafızamızın her bir teferruatı eksiksiz kaydettiği ve sık sık duygusal boşluklara düştüğümüz o çocukluk senelerinde, eski evlerin vazgeçilmez möblelerinden olan ahşap cam kitaplıklardan veya dolaplı, kütüphaneli tahta çekyatların raflarından bizlere göz kırpan ve genellikle dedelerden yadigâr o renk renk dizilmiş ansiklopedilerin sararmış yapraklarını karıştırırken, bir harften diğerine sürüklenilen anları anımsar mısınız? 

O keşif anlarından birinde Arap lisanındaki yazılışıyla Eflatun‘a, yani namıdiğer Platon’a geçerdim. Derken, yepyeni bir soru, çözülmesi zaruri olan taze bir problem gelirdi aklıma hemen: Bu Antik Yunan düşünürünün ismi garp literatüründe Platon iken, şarkta niye Eflatun, diye. Önemli bir disiplin olmakla beraber insan hatasını, duygularını ve ihtirasını çözümlemekte her zaman yanılacak olan matematiğe karşı ilgisizliğimin veya bir nevi kabiliyetsizliğimin aksine bu problemi çözmek o kadar heyecan vericiydi ki benim için.

“Hayat memat meselesi” olurdu birden.

Takvim yaprakları devrildikçe ve en nihayetinde her bir köşesi lisanları meydana getiren sözcüklerle örülü koca bir labirente girdiğinizde bu suallerin cevaplarını keşfediyorsunuz birden bire. 

Sahi, batılı kaynaklar Platon derken, doğu neden Eflatun dedi?

Beraber aydınlatalım.

***

Prokopius’un tasviriyle kubbesi âdeta gökyüzünden aşağıya sarkıtılmış, desteksiz bir altın küre gibi, parlayan Aya Sofya Kilisesi’nde icra edilmiş görkemli bir taç giydirme töreninde Doğu Roma tahtına oturarak üzerinden asırlar geçse de namını taşımak uğruna çok kanlar dökülmüş “Sezar” unvanına erişmiş –Latince adıyla ve uzatılarak okunan bir “o” ile– İmparator Phōcas (Pokas)…

Amiyane tabiriyle başı göğe eren Phocas’ın bu mutluluğuna Konstantinopoli’nin o geniş tören caddesinin etrafında toplanmış kalabalıklar nasıl şahitlik ettiyse, bir askerî isyanla iktidarı cebren ele geçiren ve üstelik soylu dahi olmayan bu asker kökenli imparatorun sekiz sene süren zalim yönetiminin sonunda aynı caddede cesedinin sürüklenmesini de izleyeceklerdi sessizce…  

Şehrin kapısına dayanan ordusuyla beraber yönetimi cebren ele geçirişi, ardından başlattığı kanlı cadı avı, âdeta bir tarih klasiği olarak kendinden önceki devri lanetlercesine çoluğu çocuğu ile birlikte Khalkedon (Kadıköy) tarafında bir kiliseye sığınan önceki imparatorun eşlerini ve evlatlarını mabedin memerlerinde katledişi, “tepetaklak” devrilişi ve son nefesini verirken bile az sonra “celladı” olacak olan yeni imparator Heraklius’un yüzüne gülerek sen benden daha mı iyi yöneteceğini zannediyorsun, diyen (bir iddiaya göre de iyi, o hâlde sen daha iyi yönet, dediği ileri sürülen) alaycı ve küstah tavrıyla bir Rossini operasında uzun uzadıya bahsedilebilirmiş namından…

“Phocas”, yani Yunanca’sıyla –vurgulu bir “a” ile– Fokás φωκάς

1950’li senelerin tarih mecmualarında sayfalar dolusu makaleler yayımlayan tarihçi Reşad Ekrem Koçu imzalı eski yazılardan anımsarım ismini hâlâ…

Onun adı kendi devrinde bastırdığı sikkelerde nasıl fokas olarak kazıldıysa tarihe, Arap literatüründe ve ardından Klasik Osmanlıca metinlerde, tıpkı Yunanca’daki okunuşunda olduğu gibi fokas فوَقاس olarak benimsendi hep.

Bunun nedeni hususi olarak Grek kültüründen etkilenildiği için değil, aslında Latince’si ile yazılamadığı içindi…

Nasıl mı?

Mesela, Platon-Eflatun sorunsalı da öyle.

Niçin “Platon” değil de eflatun olarak anıldı doğu edebiyatında hep?

Daha evvel kafa yormuş muydunuz?

Bu basit ve eğlenceli dil bilimsel problemin cevabını keşfettiğiniz anda, 1492’deki mahvoluşa değin birkaç yüzyıl boyunca aydınlık bir devir geçiren Arap-İslam dünyasında –özellikle bir nevi “laik” bir eğitim modelini benimsemiş olan Endülüs’ün aynı medrese çatısı altında Yahudi ve Müslüman talebelerin var olduğu yıllarda– gramer, matematik, hukuk, yıldızlar, teoloji, Antik Yunan metinlerinin çevirilerini de kapsayan derin bir filoloji ve felsefe eğitimi verilen, metin kıyaslamalarına, mantık yürüterek bir çeşit beyin fırtınasına imkân tanıyan, Yahudi dünyasının midraş ve yeşiva müesseselerindeki ve Ahit külliyatının neşredildiği Hristiyan akademilerindeki tevil geleneğinden etkilenilerek metinlere “şerh getirme” (tüm ayrıntılarıyla açıklama) usulüne dayalı yüksek bir medrese eğitiminin –soru sorup mantık yürütme disiplini bağlamında– temelini Aristoteles ile birlikte oluşturan Platon’un niçin Arapça’da eflatun olarak yazıldığını kavramak kolaylaşır.     

Beraber, bu hoş sorunsalı sanki sudoku” çözer gibi kavrayarak, tarihin gördüğü mühim düşünürlerden biri olan Platon’un ismini Arap lisanında ve Klasik Osmanlıca’da yazalım mı bir kez daha?

  ***

Bir defa Platon sözcüğünü, Latince’sinde olduğu gibi “p” harfiyle yazmamız mümkün değil; çünkü Arapça’da “p” harfi bulunmuyor. Arapça’ya dışarıdan gelen özel adlarda şayet “p” sesi var ise dilin yapısı gereği “f” sesine dönüşüyor. Mesela, Arapça’da “j” harfi olmadığı için, içinde “j” sesi geçen adlar bu lisana “c”, yâni cim” (ج) olarak kaydoluyor. Örneğin, meşhur ihtilalci Jean Jacques Rousseau, Can Cak Ruso (جان جاك روسو) olur. Bunun aksine Osmanlıca metinlerde “j” harfi ile yazıldığını görürüz Rousseau adının… Çünkü Osmanlıca’da Farsça’dan alınmış olan “j” (ژ) harfi mevcut. Dolayısıyla, hem Farsça’da hem de Osmanlıca’da yazabiliyoruz bu ismi: Jan Jak Ruso (روسو ژان ژاك )…

İşte, tam da bu nedenle, batı literatüründe Persian yahut Yeni Türkçe çevirisiyle Pers” olarak anılan sözcük, Arapça’da –Pers terimiyle beraber Türkçe’de de kullanılan– fars, farsî, farsça şeklinde kendine yer buluyor.

Yani, İran dilini Farsça olarak adlandırmanızın, İran kültürüne ait olan her şeye Fars ve Farsî demenizin nedeni bu.

Şimdi, Platon” adını yazmaya başlayalım.

Başına Arapça’nın gramer kuralı gereği bir belirtme edatı getirerek hemzeli bir elif ile beraber “f” harfini eklediğimizde “ef” أف yazmış oluyoruz.

Şu an cepte var “ef” أف…

Platon isminde yer alan la harflerinin Arapça’daki karşılığı basit, üstelik tek bir harf… Yani, Kuranî bir harfle lamelif” (لا)…

Böylece, elimizde var ef-la (أفلا)… Bu iki.

Üçüncüsü, Arapça’da tam manasıyla “o” harfinin karşılığını bulamıyoruz. Fetha, kesra ve damme işaretleri kullanılarak “e, a, i, u” elde edilebiliyor; lakin “o” yok. Vav (و) harfi ile yazdığımızda telaffuzda bize doğrudan “u” sesini veriyor.

Yani, tı, vav ve nun harfleriyle beraber tun (طون) yazmış oluyoruz.

Ve sonunda ef-la-tun (أفلاطون)sözcüğünü elde ediyoruz.

  ***

Oysaki Arapça, Farsça ve Türkçe nitelikleri olan Klasik Osmanlıca’da durum farklı.

Öncelikle Osmanlıca’da Farsça’dan alınmış olan “p” (پ) harfi mevcut. Bunun yanı sıra “o, ö, u, ü” gibi sesli harfler de yazılabiliyor. Seneler önce çıktığı bir televizyon programında Osmanlıca’da bunların nasıl okunacağının belli olmadığı, gibi son derece eksik ve bilgisizce bir önerme ileri sürerek argo bir tabirle fena hâlde çuvallayan” Celal Şengör’ün iddia ettiği gibi değil asla. Nasıl mı?

Vav harfini olduğu gibi yazdığınızda tıpkı Arapça’daki gibi “u” (و), üzerine “med” eklediğiniz zaman “o(وَ), başlık koyduğunuzda “ö” (ۆ) ve o başlığı ters yazdığınızda bu sefer “ü” (ۉ) elde ediyorsunuz. 

Yani tamamen deneysel bir işe imza atıp, Platon’u, Klasik Osmanlıca’da yazmaya kalkışsak şöyle olurdu: پلاطوَن  (Platon).

Dilerseniz, hoşunuza giderse, kendi kendinize yazabilirsiniz; ancak Osmanlı literatüründe böyle yazılması uygun görülmemiş, Arapça ve Farsça’da yazıldığı hâliyle benimsendiği için Eflatun olarak kalmış.  

Ne yalan söyleyeyim, kulağa son derece şiirsel gelen bir terimdir zannımca eflatun… Hatta çok hoş sıfatlar da türemiştir bu sözcükten…

Leylakî ve erguvânî arasında, mora çalan renk, manasını taşıyan eflatunî terimi kullanılmış şiirlerde, şarkılarda mesela…

Vaktiyle bir kimse Aşk-ı eflatunî dediğinde “Platonik aşk”ı vurgular olmuş ya da…

Platon’un diyaloglarında hayal ettiği o faziletlerle dolu şehre medine-i fazilet-i eflatuniye,denmiş bir dönem.

Onun düşünsel dünyası genel manada eflatuniye olarak anılmış.    

Kısaca, Platon, dilbilimsel bir gerçeğin ürünü olarak Eflatun‘a dönüşmüş ve mistik Doğu’nun Platon”u bu adla anılmış. 

Yazar

Bir cevap yazın