Hak Serisi 1: İnsan Haklarının Kaynağı

İnsanın yer aldığı toplum içerisinde, okuduğu okul sınırları dahilinde, üyesi olduğu ailenin ya da katıldığı herhangi bir sosyal aktivitenin içerisinde iken nasıl ki yapması ya da yapmaması gereken durumlar, hareketler ya da en genel kapsamıyla ‘şeyler’ —ki bu şeylere ‘sorumluluk’ denebilir— varsa; yer aldığı o kuruma, kuruluşa ya da karşısındaki mevkiye veya insana karşı kullanabileceği haklara da sahiptir. Bu hakları bize tanıyan belgeler, tüzükler ya da geniş anlamıyla ‘hukuk sistemleri’ olmasıyla birlikte; bir de bizim sadece insan olmamızdan kaynaklı, doğuştan (kimi görüşlere göre ana rahmine düşüşten itibaren) ve doğrudan kazandığımız haklar vardır. İşte bu haklara ‘insan hakları’ diyebiliriz.

Konumuz bağlamında insan hakları kavramını incelemeden önce çok kısa bir şekilde ‘hak’ kelimesinin tanımlarına ve neler ifade ettiğine değinmemiz gerekecek. Hak ve hukukun ilişkisini gözlemleyebilmemiz açısından şu bilgiye de değinilmelidir ki ‘hukuk’ kelimesi ‘hak’ kelimesinden türemiştir. Aynı zamanda ‘hukuk’ kelimesi ‘hak’ kelimesinin çoğuludur. Haklar anlamına gelir.[1]

Hak kavramının tanımı üzerinde bir fikir birliği bulunduğu söylenemez. İrade teorisi savunucusu Savigny, hakkı, bir kişiye ait irade kudreti olarak görmektedir.[2] Menfaat teorisine göre hak, kişilerin hukuk düzeni tarafından tanınan ve korunan menfaatleridir[3] ya da biraz daha geniş açıdan bakacak olursak Uygun’a göre hak sahibi olmak; bir şey yapmaya yetkili olmak ya da bir şeyi talep edebilmek demektir.[4]

Tüm bu tanımların hemen ortak noktası, hak ile, hakkı elinde bulunduran kişide bir güç, bir yetki, bir isteyebilme özgürlüğü olduğudur. Kimi haklarımızı arkadaşımıza, eşimize, okuduğumuz okula karşı kullanabiliyor isek kimi haklarımızı da daha büyük çaplı bir şekilde faal duruma sokabiliyoruz. İşte insan hakları burada devreye girmekte. İnsan hakları, kişinin devlet karşısında “sırf insan olduğu için”, hiçbir ayrım gözetilmeden sahip olduğu haklardır.[5] Yani biz bu hakları, daha büyük bir otoriteye —belki de en büyük otoriteye— karşı kullanabileceğimiz haklar olarak konumlandırabiliyoruz. Bu yüzden insan hakları talebinin (ya da taleplerinin), bireylerin devlete karşı siyasi bir talebi olduğu da söylenebilir.[6]

İnsan hakları kavramı günlük yaşantımızda da kullandığımızda ‘temel haklar’ kavramı ile benzeşiyor olsa da aslında aynı anlamları ifade eden iki kavram değillerdir. Temel haklar dendiği zaman, üzerinde bulunulan ülkenin yasalarınca belirlenmiş, pozitif metinlere dökülmüş ve anayasal düzen tarafından güvence altına alınmış haklar anlaşılır.[7] Yazının başında haklardan bahsederken sorumluluklardan da bahsetmiştim. İşte temel haklar ve başta değindiğim sorumluluklar birleşerek, o sık sık duyduğumuz, vatandaşların ‘temel hak ve ödevler’ini oluşturmakta.

Oysa insan hakları çok daha geniş kapsamlı ve karmaşık bir alanı ihya eder. İnsan hakları konu olunca bir devletin vatandaşı olduğumuz için bir hakka sahip olduğumuzu düşünemeyiz. İnsan olarak doğup, “insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşam sürdürebilmek için, kişinin sahip olması gereken”[8], “insan olmamızdan kaynaklı” doğal haklarımızdan bahsetmemiz gerekir. Yazının bundan sonraki kısmında ise önceki yazdıklarımla ilişkili olarak ‘insan onuru’nu ve ‘doğuştan edinilen haklar’ı inceleyeceğiz.

İnsan Onurunun Kaynağı

İnsan hakları kavramı, bilimsel görüşlerden ve uygulamadan da destek aldığımızda açıkça görülmektedir ki insanın, ‘sadece insan olmaktan kaynaklanan’ onurunu korumaktadır. O halde buradan yola çıkacak olursak, insan haklarını daha iyi anlayabilmek için insan onuru kavramını da öncelikle netleştirebiliyor olmamız gerekir.

İnsanın değerine işaret eden ve onu varlığın geri kalanından ayıran nitelikler insanı onurlu bir varlık yapar.[9] Yani diyebiliriz ki insan, çeşitli niteliklerinden ötürü diğer varlıklardan ayrılan bir yerde konumlanmaktadır. Bu konum da ona çeşitli haklar vermektedir. İnsan onurunun üzerinde de kavram anlamda bir konsensüs oluşmasa da kimi yazarlar tarafından gerek dini gerek mantıksal gerekse de ahlaki temellere oturtulmakta. Kant’a göre insan onuru, insanın özgür ve ahlaki tercihler yapabilmesine dayanmaktadır.[10]

İnsan onurunun varsayımsal bir dayanağı bulunmaktadır. Yani biz her insanı direkt olarak onura sahip kabul ederiz, bu yönde bir varsayımda bulunuruz. Söz konusu insan bu onurunu doğuşu itibari ile kazanır ve o saatten sonra var olan onurunun üstüne ne bir şeyler ekleyebilir ne de var olan onurundan bir şeyler eksiltebilir. İnsan onuru artan, azalan; kaybedilen ya da sonradan kazanılan bir kavram değildir. Bu yönü insan haklarının da kaybedilemeyen, kazanılamayan, feragat edilemeyen yönünü ortaya koymaktadır.

Yine aynı şekilde insan onuru herkes için eşit derecededir. Yani herhangi bir şekilde din, ırk, cinsiyet, dil gibi ayrımlara katiyen bakılmadan herkeste ve eşit şekilde bulunmaktadır. Bu eşitlik insan haklarının evrensellik yönünü de ortaya çıkarmaktadır. Zaman, mekân gibi faktörler gözetilmeden herkestedir.

Jacques Martin’in ise şu sözleri, bu anlattıklarımın isabetli bir özeti şeklindedir: “İnsan kişi saygı gösterilme hakkına sahiptir, hakların konusudur, haklara sahiptir. Bunlar insanın insan olması yüksek gerçeği dolayısıyla insana borçlu onunan şeylerdir.”

Doğal Haklar Teorisi (Doğal Hukuk)

İnsan haklarından bahsedilirken muhakkak bu hakların kaynakları da tartışma konusu olacaktır. İnsan onuru bu kaynaklar arasında önemli bir yer tutarken, bir diğer çok önemli kaynağımız ise doğal hukuk teorisidir. Kişilerin hak ve özgürlüklerini devlete karşı korumak için tarihte başvurulan en etkili öğreti, doğal hukuk anlayışıdır.[11]

İlk çağlardan bu yana bir bilincin koyduğu yasaların (pozitif hukuk) yozlaşmasını, yasayı koyanların ve uygulayanların kötüye kullanımının engellenmesini sağlayabilmek için doğal haklar teorisine başvurulduğu görülür. Orta Çağ’da Tanrı’nın bağışı olduğu düşünülen doğal haklar, Yeni Çağ’da dinsel olmaktan çıkarılıp politikleştirilmiştir.[12] Başka bir şekilde denebilir ki doğal hukukun dayandığı şey dinsel/tanrısallıktan çıkarılıp, akla dayandırılmaya başlanmıştır.

Burada önceki yazılarımda da sık sık adından bahsettiğim “sosyal sözleşme” ya da “toplum sözleşmesi” kavramlarından bahsetmek durumundayım. Kısa bir özet geçmek gerekirse devletin henüz kurulmadığı zamanlara “doğa durumu” denmekteydi. İnsanlar bu doğa durumunda çeşitli hak ve özgürlüklere sahipti. Daha sonraları çeşitli menfaatler gözetilerek insanlar devleti kurdular ve birtakım haklarını devlete devrettiler. İşte bu sözleşme ile kurulan devlet ise, sadece kendisine devredilen hakları kullanmaktadır. Başka bir deyişle devlet, kurulmadan önce insanların ‘doğasında’ var olan haklarına dokunmadan kendi hareket alanında kalmak durumundadır.

Söylenebilir ki devlet, kendisinden gelmeyen haklara ya da kendisinden önce de var olan haklara bağlı kalmak zorundadır. İnsan hakları da kaynağını doğal haklar teorisine dayandırıyor denmiştir. Böylelikle insan hakları otoriteye karşı kullanılabilecek mutlak bir hak konumuna gelmektedir. Çünkü insan hakları dediğimiz kavram, devletten bağımsız ve devletten önce de var ise devletin bu hakların söz konusu olduğu alanlarda insanlara müdahale etme şansı bulunmamaktadır. Tabii ki bu haklar, toplum sözleşmesi yapılırken devlete devredilmedi ise.

Doğa durumunun analizi ve devlete ne gibi hakların devredildiği çeşitli düşünürlere göre farklılık göstermektedir. Doğal hukuk ya da liberal görüşler denilince akla ilk gelen isimlerden olan, mülkiyet hakkının da temellendirilmesinde büyük bir katkısı bulunan Locke’a göre doğa durumu barış ve güvenlik dönemi iken insanlar yine de devleti kurmuşlardır. Devleti kurmalarındaki sebep ise doğa durumunda suç işleyeni cezalandırılacak bir otorite bulunmamasıdır.[13] Yani buradan çıkılacak sonuçla denebilir ki doğa durumundan devletli topluma geçişte insanlar, yargılama ve cezalandırma faaliyetlerini devlete devretmişlerdir.

Sonuç

İnsan haklarını sadece doğal haklar teorisine dayandırmak kanımca günümüz koşullarında temelden sorgulanmaya çok açık bir durum oluşturmakta. Doğal hukuk her ne kadar mantık, ahlak ya da vicdani kaygılar gözetse de hukukun bu kadar karmaşık hale geldiği günümüz dünyasında pozitif hukuk metinlerine de kesintisiz bir biçimde ihtiyaç duyulmaktadır. Doğal hukuk teorisini benimsemeyenler, genelde bu hakların belirli toplumsal olaylar sonucunda, o toplumsal olayı ya da o sorunu çözüme kavuşturmak için icat edildiği fikrini de ortaya atmaktadır.

J. Habermas’a göre, insan hakları temellendirilirken doğal hukuk ve pozitif hukuku keskin birer karşıtlıklar silsilesi olarak düşünmemiz gerekmemekte. Ona göre doğal hukukun pozitif hukuktan üstün olduğunu da kabul etmemiz gerekmiyor. Ona göre doğal haklar teorisini ahlak, var olan pozitif metinleri de hukuk olarak ele aldığımızda bunu, bir madalyonun iki yüzü gibi düşünmemiz daha doğru olacaktır. Ve bu ahlak ve hukuk kavramlarını madalyonda birleştiren şey ise, ‘insan onuru’ kavramıdır.[14]

Teorik tartışmalardan çıkmak gerekirse, kaynağı ne olursa olsun insan hakları kaybedilemeyecek, devredilemeyecek, feragat edilemeyecek; devlete karşı elimizde bulundurduğumuz mutlak hakları oluşturmaktadır. İnsan haklarını ahlaki bir yaklaşımla ele alsak da günümüz dünyasında bu hakların pozitif hukuk metinlerince tanınması, söz konusu hakların gözetimi ve uygulanabilirliği açısından şiddetli bir önem sarf etmektedir.

Ne yazılırsa yazılsın insan haklarını ‘insan onuru’ ya da ‘doğal haklar’ perspektifinden anlatmaya çalışmak yetersiz kalabilecektir. İnsan haklarının keşfedilmesi/icat edilmesi yolunda neler yapıldığı da en az bu kavramın felsefi ve teorik olarak incelenmesi kadar önemli bir yer edinir. Şu deyiş doğrudur: “İnsanlık tarihi aynı zamanda İnsan Hakları ve Özgürlükleri için yapılan mücadelelerin de tarihidir.”[15]

Bundan dolayı insan hakları kavramının iyi anlaşılabilmesi için insan haklarının tarihsel gelişimini de iyi özümsemek gerekmekte. İnsan hakları yazısı serimin 2. Kısmında ise sizlerle insan haklarının gelişimine yön veren olayları incelemeyi umuyorum.

 KAYNAKÇA

  1. Prof. Dr. İlyas Doğan: İnsan Hakları Hukuku, Astana Yayınları, 2020
  2. Dr. Leyla Çakıcı Gerçek: Genel Hukuk Bilgisi, Beta Yayınları, 2016
  3. İnsan Hakları ve Demokratikleşme Süreci: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2012
  4. Özgürlüğün İdeolojisi: Liberalizm, Liberus Yayınları, 2020
  5. Prof. Dr. Oktay Uygun: Devlet Teorisi, Onikilevha Yayınları, 2017
  6. Prof. Dr. Kemal Gözler: Hukuka Giriş, 2018
  7. Immanuel Kant: Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları
  8. Frederic Bastiat: Hukuk, Liber Plus Yayınları, 2017
  9. Prof. Dr. İbrahim Erol Kozak: Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, Palet Yayınları, 2018
  10. Raymond Wacks: Hukuk Felsefesine Kısa Bir Giriş, Tekin Yayınları, 2020 (çev: Engin Arıkan)
  11. Doç. Dr. Yıldırım Torun: Hukuk Felsefesi, Orion Yayınları, 2012
  12. Elif Çelik: İnsan Hakları Hukukunda İnsan Onurunun Yeri ve Rolü, HCD, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/835060
  13. Doç. Dr. Zeynep Özlem Üskül Engin: Birey Kavramının Gelişimi ve İnsan Hakları, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/97872
  14. A. Kadir Çüçen: İnsan Hakları Düşüncesinin Gelişimi, https://acikerisim.uludag.edu.tr/bitstream/11452/16759/1/2003_2_5.pdf
  15. Doç. Dr. Mehmet Merdan Hekimoğlu: İnsan Haklarının Tarihsel Perspektif İçerisindeki Gelişimi, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/203590

[1] Prof. Dr. Kemal Gözler; Hukuka Giriş, 2018, s.424

[2] Doç. Dr. Yıldırım Torun; Hukuk Felsefesi, 2012, s.107

[3] Prof. Dr. Kemal Gözler; a.g.e, s.427. Aynı yönde: Hak, hukuk düzeninin koruduğu menfaattir. (Hatemi; Medeni Hukuka Giriş)

[4] Prof. Dr. Oktay Uygun, Devlet Teorisi, 2017, s.485

[5] Dr. Leyla Çakıcı Gerçek; Genel Hukuk Bilgisi, 2016, s.145

[6] Doç. Dr. Yıldırım Yorun; a.g.e. s.110

[7] Prof. Dr. İlyas Doğan; İnsan Hakları Hukuku, 2020, s.52

[8] Dr. Leyla Çakıcı Gerçek; a.g.e s.145

[9] Prof. Dr. Oktay Uygun; a.g.e. s.478

[10] Immanuel Kant; Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları

[11] Prof Dr. Oktay Uygun; a.g.e. s.489

[12] İnsan Hakları ve Demokratikleşme Süreci; Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2012, s.5

[13] Prof. Dr. Oktay Uygun; a.g.e. s.219

[14] Prof. Dr. Oktay Uygun; a.g.e. s.500

[15] Dr. Mehmet Merdan Hekimoğlu; İnsan Haklarının Tarihsel Perspektif İçerisindeki Gelişimi

Yazar

Bir cevap yazın