Hayattan Nasibini Alamamış Nahif Ressam: Pirosmani

Picasso’nun en sevdiği ressam olarak da bilinen Gürcü ressam Niko Pirosmanashvili (1862-1918) hayatını kazanmak için resimler yapmış ve bu resimleri satamadığı için kötü yaşam koşullarından dolayı açlıktan ölmüştür. Hâlbuki eserleri sonradan çok beğenilmiş ve büyük meblağlar karşılığında satılmıştır.

Büyük insanların hayatı senarist ve yönetmenler için hep çekici olmuştur. Giorgi Shengelaia da o yönetmenlerden biri. Film, alışılagelen biyografik filmlerden çok farklı ilerliyor. Shengelaie filmi kronolojik ve didaktik bir şekilde ilerletmiyor. Yönetmen, sanatçının eserlerinin havasını, ruhunu hissetmemizi ve bu sayede Pirosmani’nin resim ve hayat arasında kurduğu hüzünlü bağı anlamamızı sağlıyor.

Pirosmani’nin alçak gönüllüğünü ve ruhsal karmaşıklığını, olayı dramatizeleştirmeden ya da aşırı basitleştirmeden işlemesi Shengelaie’nın geniş vizyonunun ve yeteneğinin bir örneği.

1973 Sutherland Trophy ödüllü Pirosmani’de ünlü ressamı Avtandil Arazi canlandırıyor. Hem görselliği hem de hazin bir hikâyenin kahramanını hak ettiği saygıyla ve başarılı bir biçimde anlatmasıyla; Sovyet sinemasının tartışılmaz klasiklerinden biri.

Film bir tavernanın duvarında asılı olan ve bugün Tiflis’teki Gürcistan Sanat Müzesi’nde sergilenen “Zürafa” tablosunu çok beğenen iki adamın resmi yapanın kim olduğunu merak edip bulmaya çalışmasını ve Pirosmani’nin hayatını eş zamanlı olarak anlatıyor.

Sadece Pirosmani’nin resimlerinin zengin bir sadeliği anlatmasıyla değil aynı zamanda sanatçı ile toplum arasındaki ilişkinin dikkatle işlenmiş olmasıyla da çarpıcı. Filmde sanatçı ve eserleri üzerinden toplum, resim ve sinema arasında bir bağ kuruluyor. Gürcistan’da yaşayan Pirosmani’nin halk sahnelerinin, köylüler ve prenslerin basit ama büyüleyici resimlerini yapması ve aynı zamanda hep toplumdan uzak, içine kapanık yaşaması bunun bir örneği.

Film boyunca en çok hoşuma giden durum sadelik oldu. “Hiçbir yere bağlı kalamayan ressamımız” bir yerden başka bir yere giderken, boşlukları yavaş yavaş sadeliği ve sanatı ile dolduruyor. Sanatı ve eserleri halkına ait olan ressamın yine de yalnızlığı kendine ait. Buna en bariz ve en karakteristik örneklerden biri: Sanatçının kalabalık bir tavernada tek başına yemek yediği ve diğer insanlar onu kendi masalarına davet ettiğinde, daveti reddedip mekândan ayrıldığı sahne.

Tek başına oturan, içki içen ve başında siyah bir şapka olan ressamın bu görüntüsü, tüyler ürperten gerçekçiliği; Pirosmani’nin yalnızlığını ve gittikçe artan sefaletini çok iyi anlatması ile filme çok büyük bir değer katıyor. Her bir karesi özenle yaratılan filmde görsel başarının daha pek çok örneği var ama bu görüntü, gerçekten farklı bir değer taşıyor.

Filmde Prosmani’nin ruhsal çatışma ve karmaşasının en iyi yansıtıldığı sahnelere örnek olarak: “Eş ve çocuk istemem, bebek ağlamasını çekemem” diyen sanatçının, bu sözleri sarf ettikten hemen sonra bir at arabasının arkasında yüzünde sevgi ve mutluluk ifadesi ile bebeğini emziren bir kadını görmesi ve ardından az önce çıktığı meyhaneye dönüp “Biraz votka ver bana, boğuluyorum” demesi de eklenebilir.

Pirosmani’nin hayatından kesitleri alışılagelmiş biyografi filmlerinden farklı olarak anlatan film, yaşarken değeri bilinmeyen bir sanatçının kaybolup gidişini etkileyici bir şekilde aktaran önemli bir yapım. Başroldeki Avtandil Arazi’nin yerinde ve etkileyici performansı; sanatçının tablolarında olduğu gibi arka plandaki her bir detayı net bir şekilde görmemizi sağlayan kamera çalışması; hikâye ilerledikçe sanatçının hayat hikâyesine paralel olarak bir ağıt havasına bürünen müzikleri (Nodar Gabunia ve Vakhtang Kukhianidze) ile izlemeye değer bir film Pirosmani.  

Yazar

Bir cevap yazın