Helvadan Putlar

Peşinden umarsızca sürüklendiği makus talihine, vefa abidesi(!) milletimize selam olsun! Nasıl bir bağlılıktır maziye, yaşanılan onca badire ve hakka tacize? İnanılmaz… Uzun zamandır içinden çıkamıyorum, içinde bulunduğumuz kötünün. Ne, nerede, nasıl söylenir, bilemiyorum.

Hükmünü kaybetmiş yaşamımda ki hükümlüler. Bense herhangi bir şeye hükmetme gayretinde değilim. Öylece durmak geliyor içimden. Boyun eğmemenin, dik durma çabasının verdiği fikir eklemlerinde ki ağrılarınsa çözümü eylemsizlik kanunu mu? Net kuvvetimizin sıfır olması hareket durumumuzu değiştirmiyorsa, “Elde var sıfır bunca dik duruşun neticesi” mi demeliyim? Uçuruma doğru giden bir kamyonun arkasında ters yöne yürümem ne ifade ediyor? Gerçekten merak ediyorum artık… “Kader gayrete aşıktır” biliyorum. Sonuçlar değil süreçlerdir kıymetli olan, farkındayım. Fakat içimde, ki hala mevcutsa, o ışık kaynağını ortaya çıkarmaya nereden başlamalıyım bilmiyorum. Bir avuç toprağı almışız da elimize, tutmaya çalıştıkça kayıp gidiyor gibi elimizden.

Anlatmak da çözüm değil gibi geliyor bazen fakat sonra aklıma Efendiler Efendisi’nin ona inanmayanlara karşı olan üzüntüsüne binaen: “Kalpler yalnızca Allah’ın elindedir, O imanı dilediğine verir.” anlamına gelen bir ayet nazil olduğunu hatırlıyorum. Teşbihte hata olmasın, bu olaydan ilhamla, anlatmaya çalışmaktan, ne olursa olsun doğruyu yaşamaktan vazgeçmemek gerektiği tesellisine sığınıyorum. Evet inanmakta nasip meselesidir bir yerde fakat yine bana göre Yüce Kitap’ta: “Umulur ki düşünürsünüz, hiç düşünmez misiniz, gören ile görmeyen bir olur mu, düşünüp ibret alsınlar…” tarzında ifadelere sıkça rastlanmaktadır. Yani aklını kullanmanın önemi, doğruyu bulmada ilk adım. Düşünmek en güzel ibadet… Dini her türlü pisliğine bulaştırmışlara hatırlatılması gereken ciddi bir ayrıntı…

Zamana ve zemine göre hareket etmenin en zor tarafı, her doğrunun her yerde söylenmiyor olmasının tasarrufuna rağmen, yanlış olanın meydan okumalarıdır. Cahiliye devrinin helvadan putlar yapan insanını düşünüyorum bir süredir. Onlar bile daha mantıklı davranmış diyorum şu durumda; taptıkları putları karınları acıkınca yemesini bilmişler. Şimdinin insanı, taptığı put veya putları aç kalma pahasına yaşatmaya, savunmaya ve korumaya devam ediyor… Ne acıdır ki kendini ölüme terk ettiği varlık, ona fayda sağlamak şöyle dursun, kendi taş kesilmişliğine ortak ederek acı bir sona sürüklüyor. Yok yok nereden bakarsak bakalım, yılların en çürümüş ve kokuşmuş dönemine denk geldik…

Yememesi gereken elmayı, rivayete göre: elma yediği için emre karşı gelmenin bir tezahürü olarak dünyaya gönderilme kıssasına baktığımızda, ilk zamandan beri elmanın varlığı ve kolay ulaşılabilir olduğunun farkındayız. Evet, elma yasak değil belki fakat toplumun her kesimine hitap eden, adeta hiyerarşiye meydan okuyan elmanın dahi yenemediği bir döneme denk geldik. Alsan boğazına diziliyor almasan da, işte şeytan aklını çeliyor. Şükret edebiyatının felaketi kendine hazırlayan toplumlarda da yeri yoktur, kanaatimce.

Toparlayamadığım doğrudur halin arzını. Dünya ağırdır, dünya ağrıdır. Ne nefret etmek geliyor içimden, ne sevmek dünyayı. Hiçbir hissime değmeyecek olan zaman, yer ve mekân… Yine de içimizde susturamadığımız doğru olanın sesinin hakkına hürmeten…

Yazar

Bir cevap yazın