İktisadi Düşünce Etütleri 4: Fizyokrasi ve Okasyonalizm

Fizyokrasi, iktisadi düşünce tarihinin ilk sistematik ekolünü teşkil eden ve ekonomi-politiğin hem mevzu hem de metot itibarıyla genişlik kazanmasına vesile olan bir düşünce biçimidir. Günümüzde konvansiyonel iktisadın varsayımlarına şekil vermesi ve bütünlük içerisinde kurduğu modellerle modern iktisadının nüvesini teşkil etmesi hasebiyle ayrı bir öneme sahiptir. Ancak 18. yüzyılın Fransa’sında “tabii kanun” öğretisi üzerine bina edilen Fizyokrasi, iktisadi düşünce ekolleri içerisinde çok kısa bir süre hakimiyet sağlamıştır. Schumpeter, kısa ömürlü ancak düşünce tarihi üzerinde radikal tesirler bırakan Fizyokrasi’yi şu şekilde tasvir etmektedir:  “1750’de mevcut değildi. 1760-1770 arasında herkes bundan bahsediyordu. 1780’de ise herkes tarafından unutulmuştu.”

Bu yazımda Fizyokrasi’nin neliğinden, iktisadi altyapıyı ve düşünceyi hazırlayan tarihsel koşullardan ve düşün tarihine yaptığı katkılardan bahsetmeyi uygun buldum. Keyifli okumalar dilerim…

Fizyokrasi’nin Neliği Üstüne

Fizyokrasi teriminin etimolojik kökeni irdelendiğinde “physio” ve “cracy” sözcüklerinin birleşiminden meydana geldiği görülmektedir. “Physio” antik Yunan dilinde “doğa ve doğal olan” anlamına gelen “physios” sözcüğüne dayanmaktadır. “Cracy” ise bilindiği üzere “idare” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla terimin lügat karşılığı “doğanın ve doğal olanın idaresi”dir.

Daha önceki yazımda liberal iktisadi düşüncenin felsefi kökenini temsil eden “tabii kanun” öğretisinden bahsetmiştim. Tabii kanun öğretisi, tarihsel düzlemde ilk kez sistematik olarak Fizyokrasi ile birlikte dile getirilmiş ve bu platform üzerinden liberal iktisadın gelişim olanağı elde etmesine vesile olmuştur. 

Fizyokrasi, görüldüğü üzere tabiatın idaresine dayanan ve üretimde esas faktörün herhangi bir suni edim olmadığını, bizatihi doğanın kendisi olduğunu dile getiren bir düşünce biçimidir. Bu nedenle fizyokratlar çoğunlukla tarım üzerine odaklanmışlardır. Nitekim insanoğlunun avuçlarından toprağa serilen tohumlar tabiat ananın rahminde büyür, doğanın şefkatli kollarında olgunlaşarak çoğalırlardı. Oysa ticaret, zaten var olanın arbitrajından öteye gidemeyen ve “steril sınıfların” üretmeyen ancak üretilmişi metalaştıran faaliyetlerinden ibaretti. Fizyokratlar bu nedenle kalkınmanın ve ekonomik refahın kaynağını ticarette değil tarımda aramaktaydılar. Onlara göre tabii kanun öğretisinin bir sonucu olarak “doğal olana uyumun” tahakkuku sonucunda ancak sosyal refah artırılabilecekti. Peki ticaret burjuvazisinin ürünlerini pazarlamak üzere denizaşırı diyarlardan Kıta Avrupa’sının muhtelif bölgelerine taşıması ve fabrikalarda çeşitli ham maddelerin üretim sürecine dâhil edilmesi sonucunda oluşan katma değerler niçin bir üretim biçimi olarak görülmüyordu? Bu soruya yanıt verebilmek için uzun bir müddet Ortodoks İslami ekollerin tartıştığı ve ardından aydınlanma düşüncesiyle birlikte Batı’da özellikle kilise çerçevesinde yeni Platonculuğa karşı argümente edilen Okasyonalizme[1] değinmek gerekmektedir.

Okasyonalizm, olgu ve olaylar arasındaki nedenselliğin etkinliğini tartışan kartezyen bir düşüncedir. Okasyonalist düşünürlere göre dünya üzerinde olgu ve olaylar arasında herhangi bir nedensellik bulunmamaktadır. Nitekim evren belli yasalar ve kanunlar nedeniyle değil, belli yasalar ve kanunlarla birlikte hareket etmek üzere tasarlanmıştır. Bu yasalar, olgu ve olaylar arasındaki nedenselliği göstermez. Başka bir ifadeyle yasalar olgu ve olayların “niçinini” değil, bilakis “nasılını” izah eder. Okasyonalist anlayışa göre herhangi bir olgu ve olayın nedeni yahut yaratıcısı, bir başka olgu veya olay olamaz. Onun etkin nedeni ancak ve ancak tanrısal bir dokunuştan ibarettir.

Düşüncelerini Nicolas Malebranch’ın okasyonalist tutumuna dayandıran fizyokratlar, üretimin esas kaynağını tanrının nazar ettiği tabiatta aramışlardır. Bunun yanında tamamıyla suni süreçlerin nihayetinde husule gelen sınai ve ticari katma değerler ise üretimden ziyade dönüşüm kategorisi altında değerlendirilmelidir.

Sonuç itibarıyla denilebilir ki, Fizyokrasi’nin düşünce temeli, “tabii kanun” öğretisi ve “Okasyonalizm”in etkin neden tartışmalarına getirdiği yeniliklerin terkibiyle meydana gelmiştir. Ayrıca dönemin iktisadi ve politik koşulları özellikle tarımsal alanda birtakım anlatıların ortaya çıkmasına ve bu anlatıların fizyokratik düşünceye sirayet etmesine neden olmuştur.

Fizyokrasi’yi Hazırlayan Tarihsel Koşullar

Merkantilistler ulusalcılığın vücut bulduğu mutlak monarşilerde ticari kapitalizmin esas üretim kaynağı olduğunu vurgulamaktaydı. Fizyokratlar ise özellikle tarımsal üreticiyi ön plana çıkarmaya çalışmakta ve artı-değerin sanayi yahut ticarette değil tarımda olduğunu belirtmekteydiler.

Tarım, özellikle verimli toprakların yoğunluğu nedeniyle Fransa’da en hayati ekonomik sektördü. Ancak Merkantilist öğretilerden etkilenen ve dönemin mutlakiyet savaşlarında rekabet avantajı elde etmek için sanayi temelli dış ticarete yönelen Colbert ve onun hâkim düşüncesi, Fransa’da tarımın epey ihmal edilmesine yol açmıştı. Bu nedenle verimsiz topraklarına rağmen tarımda önemli ilerlemeler kaydeden İngiltere’ye karşı Fransa, özellikle 18. yüzyıla kadar aynı ölçüde ilerleme kaydedememişti. Fransa’da desantralist (ademimerkeziyetçi) düşüncenin sonucunda açığa çıkan eyaletler arasındaki gümrük resimleri ve tarım ürünlerinin ihraç edilmemesi gibi nedenlerden ötürü tarımsal üretim artışı epey kısıtlı kalmıştı. Bunun yanında köylüler ve toprağa bağlı kiracı çiftçiler ağır vergi yükü altında ezilmekteydi. Bu yük 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşanan reformist gelişmelerle birlikte artmış ve tarımsal gelirin %80’ine varan boyutlara ulaşmıştı. Vergiler elbette ki yalnızca mali değildi. Fiziksel olarak tarımsal üreticiler angaryalara koşullanıyor ve boş zamanlarının önemli bir kısmında mali dönütü olmayan ancak feodal lordlara yarayan üretim faaliyetlerine mecbur bırakılıyordu. Tüm bu baskıya karşın Kilise, Lordlar ve Soylular vergiden bağışıktı. Tarımsal üretimden elde edilen gelirin neredeyse tamamına yakınını vergi olarak tayin eden yönetim erki buna rağmen; uzun süren savaşlar, saray masrafları ve sömürge diyarlarındaki savaşlar nedeniyle finansman kaynağına duyduğu ihtiyacı dizginleyememekteydi. Bu nedenle açığı kapatmak isteyen mutlakiyetçi otoriteler, spekülatörler ve mali sermaye sahiplerine ciddi ölçeklerde yüksek faizlerden borçlanmaktaydılar. Bu durum söz konusu sınıfların giderek zenginleşmesine yol açtı. Öte yandan ezilen tarımsal üreticiler fizyokratik anlayış doğrultusunda merkezîleşerek düşüncelerini sistematize ettiler. Geriye kalan sınıfları ise “üretime katkısı olmayan” kısır parazitler olarak adlandırdılar. Böylece tarihte düşünceye dayalı ilk sınıf savaşı başlamış oldu.

Fizyokrasi ve İktisadi Düşünce

Fizyokratların tabii düzen ve okasyonalist anlayışından çıkardıkları “Laissez Faire” ideolojisi her ne kadar metafizik ve aşkın ögeleri içinde barındırsa da düşünce tarihi üzerinde yarattığı tesir inanılmaz boyuttadır.

Fizyokrasi öz itibarıyla kendisi bir tıp doktoru olan François Quesnay’in görüşleri üzerinden teorize edilmiştir. Quesnay “Tableau économique” adlı eserinde üretim artığının oluşumunu ve bu artığın fonksiyonel sınıflar arasındaki aritmetik bölüşümünü bir bütün olarak izah etmiştir.

Quesnay toplumun üç sınıftan ibaret olduğunu kabul etmekteydi. İlki, toprak mülkiyetini elinde tutan ve bu temellik biçiminden nemalanan toprak sahipleriydi. İkincisi tarımsal üreticiler yahut döneme özgün ifadeyle tarımsal kiracılardı. Bu ikinci sınıf halklar, toprağı işlemekte ve üretimi yapmaktaydılar. Fizyokratlara göre gerçek üretici sınıf buydu. Çünkü tanrının müdahalesiyle üretimde yarattıkları net hasıla (Produit Net), hem kendi geçimlerini hem de kral başta olmak üzere toprak sahipleri ve diğer sınıftan halkların maişetini karşılamaktaydı. Üçüncü sınıf ise iki ayrı neviden teşekkül eden kısır sınıftı. Bu nevilerden ilkini zanaatkârlar işgal etmekteydi. Zanaatkârlar her ne kadar üretim yapmak için tüketimlerinden artakalan bir fazlalık, yani pozitif net hasıla bırakamasa da ham maddelerin değerine kendi emekleri vasıtasıyla bir değer ilave ettikleri için yarı üretken sınıf olarak kabul edilmekteydi. Ayrıca bu yarı üretken sınıf, tarımsal kiracıların ürettiği ürünlere “iyi bir fiyat” biçmek için gerekliydi. Öte yandan zanaatkârların tarımsal kiracılar için hazırladıkları fiziksel sermaye ihmal edilmemeliydi. Dolayısıyla zanaatkârların önemi tarımsal kiracılara fiziksel girdi sağlaması ve “iyi fiyatın”[2] oluşması nedeniyle önemliydi. Kısır sınıfın ikinci nevisini ise tüccarlar ve mali servet sahipleri oluşturmaktaydı. Bu kesimlerin herhangi bir şekilde net hasıla çıktısı sağlaması düşünülemezdi. Nitekim fizyokratlara göre bu sınıf arbitrajdan para kazanan ve yalnızca değer ölçüleri üzerinden maişetini sağlayan “parazitlerden” öteye gitmemekteydi.

Quesnay yalnızca toplumu sınıf düzleminde kategorize etmemiş, bunun yanında vergi ve serbest dış ticaret üzerine de çeşitli değerlendirmelerde bulunmuştur. Örneğin salt tarım üzerinden tanımlanan üretkenlik ve tarımsal faaliyetler aracılığıyla yaratılan net artık düşüncesi, vergi matrahının söz konusu tarımsal faaliyetler üzerinde yoğunlaşmasına yol açmıştı. Başka bir ifadeyle vergi sadece tarımdan alınmalıydı. Quesnay eserinde verginin dayatılacağı sınıfın toprak sahipleri olduğunu dile getirmekteydi. Nitekim her ne kadar üretimi tarımsal kiracılar idame ettirse de net artık toprak sahiplerine rant olarak transfer edilmekteydi. Bu nedenle gelir dağılımındaki adaleti sağlamak maksadıyla yalnızca toprak sahiplerinden vergi alınmalıydı. Quesnay başta olmak üzere fizyokratların bu tutumu soylulardan ve toprak sahibi efendilerden bir tür intikam alma biçimiydi.

Ayrıca fizyokratlar “iyi fiyatın” oluşması için talebin canlı tutulması taraftarıydılar. Bunun için tarımsal kiracıların rezerv ücretleri yüksek tutulmalıydı. Ücretlerin artması aynı zamanda Keynesyen tabirle efektif talebin artması demekti. Bu durumda fiyatlar artacak ve “iyi fiyat” düzeyine yaklaşacaktı.

Öte yandan serbest dış ticaret her ne kadar dönemin hâkim düşüncesine aykırı olsa da “iyi fiyatın” oluşması için bir gereklilik olarak görülmekteydi. Zira ihracata açılan tarımsal ürünler Fransa’da verimli topraklar üzerinde üretilmekteydi. Bu verimlilik ölçek etkisi yaratarak maliyetlerin azalmasına yol açmaktaydı. Çok sayıda atomik tarım kiracısının olduğu ortamda artan rekabet olgusu fiyatların azalmasına yol açacaktı. Bu durum şüphesiz “iyi fiyattan” uzaklaşılmasına neden olacak ve tarım üretkenliğini yitiren bir sektör hâline evirilecekti. Fizyokratlar işte bu nedenle serbest dış ticareti gündeme getirdiler. Nitekim ihracata dönük üretimin yapılması durumunda fiyatlar istenilen düzeyde tutulabilecekti.

Sonuç itibarıyla Fizyokrasi, üretimin kaynağını toprakta arayan ve kendi döneminin hâkim düşüncelerinden önemli ölçüde etkilenen bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Adam Smith’i derinden etkileyen fizyokratik düşünce, kendisinden sonra gelen klasik iktisadın varsayımlarını oluşturmuştur. Ayrıca iktisadi nizamın işleyişini soyutlama ve tümdengelim yöntemiyle kurdukları model çerçevesinde anlama gayretleri ve bununla birlikte üretimin, servetin kaynağını araştırmak maksadıyla tarımı merkezîleştirerek toplumu bu merkez etrafında fonksiyonel sınıflara ayırmaları; düşünce tarihinde bir devrim yaratmıştır. Bu devrim şüphesiz günümüzde belli varyantlar üzerinde kendisini göstermektedir.

Esenle kalınız…

Başvurular

KRUGMAN, Paul, Maurice OBSTFELD ve Marc MELITZ, (2012), International Economics: Theory and Policy , 9/E, Pearson.

Yves Charbit; Arundhati Virmani (2002) “The Political Failure of an Economic Theory: Physiocracy”, Population, Vol. 57, No. 6. (Nov. – Dec., 2002), pp. 855–83, Institut National d’Études Démographiques

Tableau Économique – Modern view

KAZGAN, G., 1991. İktisadi düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 503s.


[1] Bu kavram Türkçe ’ye “vesilecilik” yahut “aranedencilik” olarak tercüme edilmiştir.

[2] Bonne Prix

Yazar

Bir cevap yazın