İslam Ekonomisi Söylemleri 2: İslam’da Miras Hukukunun İktisadi Etkileri

İslam ekonomisi söylemleri, Orta Doğu başta olmak üzere İslam ülkelerinde kapitalist emperyalizmin yükselişine karşı bir savunma mekanizması geliştirmek suretiyle gündeme gelmiştir. Bu söylemlerin siyasal boyutta destekleyici supapları elbette radikal İslamcılığın giderek terörize edilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle İslamcılık yeni bir oluşum değildir. Hususi olarak Türkiye’de 2. Abdülhamid dönemine kadar uzanan köklü bir tarihsel gelişim çizgisine sahiptir. İlk olarak Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh tarafından teorize edildiği bilinmektedir. İslamcı ideolojiler elbette tek bir hizipten mürekkep değildir. Ancak öz itibarıyla İslami doktrinlerin siyaset ve kültür sahasında işlerliğini sağlamak, İslam coğrafyasının tahripkâr tehditlere karşı boyun eğmesine mani olmak, Batı dünyasının emperyalist hamleleri sonucu prangalara vurulan İslam devletlerinin politik ve ekonomik bağımsızlığını sağlamak gibi temel öğretiler özelinde merkezîleşmiştir.

Dinler üzerinden bir savunma mekanizması geliştirmek yalnızca 19. yüzyıl İslam coğrafyası tekelinde ortaya çıkmamıştır. Tarihin hemen hemen tüm dönemlerinde siyasi otoritelerin sıkıntıya düşmesi durumunda rahipler sınıfı halkı teskin ederek idareyi kontrol altına almayı başarmıştır. Dolayısıyla siyasi iradenin, hukukun, ekonominin zayıf olduğu durumlarda radikal dinî örgütlerin içtimai yaşamda söz sahibi olma çabaları her daim vuku bulmuştur. Bu durum insan merkezli devlet anlayışının ustan ziyade duygularla idare edildiğinin apaçık bir kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira, dinler ve ideolojiler ustan ziyade duygulara hitap eden unsurlardır. Politik ve toplumsal krizlerin tüm şiddetiyle gündeme yansıdığı durumlarda insanlar kolaylıkla akıl melekesini saf dışı ederek radikal uçlara kaymakta zorluk çekmezler. Bu durum ise uzun vadede travmatik sonuçları beraberinde getirir. İslam ekonomisinin gündeme geldiği durumlarda ise buna benzer hadiseler görülmektedir. Nitekim Orta Doğu’da yükselen marjinal İslamcı örgütlerin en nihai gerekçelerinden birisi Batının sözde “çürümüş” kurumlarının dayattığı kirli atmosferi “asrısaadette” tatbik edilen iktisadi öğretilere dönüş ile arındırmaktır. Dolayısıyla bu tür söylemlerin politik aşağılık kompleksleri sonucunda yeniden gündeme getirilmesi alışılmışın dışında değildir. 

Politik bir söylem olarak İslamcılığı daha sonraki yazılarıma bırakacağım. Bu yazı serimi İslam ekonomisine dönüş çabalarının anlamsız ve yanlış olduğunu göstermek suretiyle ele aldım. Serimin ikinci yazısında, İslam hukukunda yer alan miras sisteminin modern yüzyıla niçin tatbik edilemeyeceğini izah etmeye çalışacağım.

İslam’da Miras Hukuku

Burada İslami literatürde gelişen miras hukukuna dair Ferâiz bahsinden söz etmeyeceğim. Yalnızca Batı ve İslam coğrafyasında miras hukukunun tarihsel süreçte neden farklı yönlerde geliştiğinin pozitivist açıdan izahatını yapmakla yetineceğim. Ardından modern yüzyılda İslami miras çerçevesinde bir ekonomi modeli kurmanın sakıncalarını ele alacağım.

İslami miras sisteminin Arabistan’ın İslam öncesi normlarından ne ölçüde ayrıldığına dair tartışmalar hâlen bitmiş değildir. Ancak üzerinde en fazla müttefik toplayan görüş, İslam öncesinde “terekenin”, yani ölen kişinin arkasında bıraktığı mal varlığının örfi kurallara bağlı toplumsal normlarla tevarüs etmesidir. Bu dönemde kadın ve çocukların miras hakkı bulunmamaktaydı. Dönemin hukuk telakkisi içerisinde bu durum iki şekilde açıklanmaktadır: Birincisi mirasta söz hakkına sahip olmanın en önemli şartı İslam öncesi “cahiliye dönemi” Arap coğrafyasında savaşlara ve yağmalara katılmaktı. Savaşlara katılmayan ve yağmacılıktan uzak duran kadın ve çocukların bu nedenle vâris olma hakları bulunmamaktaydı. İkinci neden ise toplumsal hiyerarşinin erkek egemen bir toplum yapısını dayatmasından ileri gelmekteydi. Nitekim kadın ve çocuklar ikinci sınıf insan muamelesine tabi kılınmaktaydı.

İslam’ın Arap coğrafyasında hâkim pozisyona ulaşmasının ardından erkek ve kadının mirastaki payı sırasıyla ikiye bir şeklinde telakki etmiştir. Her ne kadar kadın erkeğin yarısı kadar vesayetten mal talebinde bulunsa da bu durum 7. yüzyılda kadının sosyal statüsünü olumlu yönde geliştiren bir unsur olmuştur.

Mirasın çok sayıda aile üyesi arasında bölünmesi servet dağılımındaki eşitsizliği azaltmıştır. Ayrıca erkeğin ekonomik yaşamda kadına nazaran ön plana çıkması nedeniyle mirastan daha fazla pay alması daha hakkaniyetli paylaşım biçimi olarak takdir görmüştür. Bununla birlikte Sünni fıkıh ekolleri, vasiyetnamelerin belli vârisleri kayırmasını önleyerek aile içi gerilimleri azaltmıştır. Dolayısıyla İslam öne sürdüğü Ferâiz ilkeleri ile hem toplumsal servet eşitsizliğini hem de adalete aykırı paylaşım biçimlerini ilga etmeye yönelik kurumsal teşebbüslerde bulunmuştur. Bu durumun elbette olumlu sonuçları oldu. Ancak her ne kadar belli dönemde işe yarar bir hukuki gelişme olsa da daha sonraki süreçlerde ciddi sıkıntıları gün yüzüne çıkaracaktır.

Ele aldığımız konu açısından daha önemli bir nokta, dinî naslara dayalı fıkhi hükümler, zorunlu bir paylaşım sistemi yaratarak süreç içerisinde reformüle etme imkânlarını ortadan kaldırmıştır. Nitekim İslam’ın ilk çağlarında küresel konjonktürün empoze ettiği koşullar çerçevesinde epey faydalı bir sistem sunması açısından iyi olsa da Batı’da servet birikimi üzerinden yükselen kapitalizmle birlikte işlerliğini tamamen yitirdi. Zira İslami hükümlere dayalı miras sistemi, aile mülkiyetinin kuşaklar boyunca bölünmeden muhafaza edilmesini güçleştirmiştir.

Modernizm öncesi Anadolu, Suriye ve Filistin’de tereke defterleri üzerinde yapılan araştırmalar büyük servetlerin İslami usulde miras ile parçalandığını göstermektedir. Mudarebe[1] ve müşareke[2] gibi ortaklıklara dayalı ticaret sistemlerini tatbik eden Orta Doğu’da, ortaklığa iştirak eden varlıklı bir kişinin ani ölümü, ölen kişinin vârisleri ile diğer ortaklar arasında gerilimlere yol açmaktaydı. Bu durum çoğunlukla ortaklıkların dağılması suretiyle ticari faaliyetlerin zedelenmesine neden olmaktaydı. Bununla birlikte aynı dramatik sonuçlar Osmanlı’da da gerçekleşti. Örneğin 16. yüzyılda servet sahibi varlıklı ailelerin çocukları en fazla iki kuşak zengin kalabildiler. Avrupa’nın aksine bu durum Orta Doğu’da aristokrasinin gelişmesine mani olan en temel sebeplerden birisidir.

İslam’ın ilk günlerinden itibaren bazı önde gelen bürokratlar mülkiyet parçalanmasının verimlilik kayıplarına ve vergi tabanın daralmasına yol açabileceğini öngördüler. Osmanlı bu durumu toprak mülkiyetini devletleştirerek telafi etmeye çalıştı. Toprakları mirî arazi statüsüne alıp ortakçılara kiralayarak toprağın miras hukuku çerçevesinde bölünmesine engel olmaya çalıştı. Ayrıca İslami miras sistemi; ölmeden önce bir akrabaya verilen hediyeler, kayırılmak istenen kişiye yapılan yardımlar, yasal vârisler arasında evlilikler ve miras haklarından vazgeçirtmeye yönelik ödemeler yoluyla da aşılmaya çalışıldı.

Servetin bölünmesini engellemeye yönelik diğer bir yöntem ise vakıf sistemiydi. Vakıf, yasal açıdan bölünemez bir yapıya sahipti. Vakıf kurucusu arzu ettiği kişileri vakfın hak sahipleri arasına alabilirdi. Servet sahibi bir tüccar vakıf kurarak tüm servetini tek bir oğluna aktarabilirdi. Böylece ailenin diğer fertlerine düşen payları sınırlandırmış olurdu.  Bu açıdan vakıf, servetin parçalanmasını önleyen bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak ilerleyen dönemlerde kentsel yaşamın giderek kompleksleşmesi, modern belediyecilik ihtiyacını gün yüzüne çıkaracak, böylelikle vakıflar zamanla işlevini yitirecektir.

Batı’da Miras Uygulamaları

Batı Avrupa’da miras sistemi darmadağın ve sürekli değişken bir özellik gösteriyordu. Hatta öyle boyutlara ulaştı ki Moravya ve Saksonya gibi nispeten küçük bölgelerde birden fazla çeşitlilik vuku bulmaktaydı. Bunun nedeni miras sisteminin Kitab-ı Mukaddes’in ilkeleri doğrultusunda belirlenmemesinden kaynaklanmaktaydı. Böylece miras hukuku süreç içerisinde koşullara bağlı olarak esnekliğini korudu. Bu nedenden ötürü serveti kuşaklar boyunca bir arada tutmanın önündeki engeller Orta Doğu’ya oranla daha alçaktı. Ancak Avrupa’nın modern dönemlere kadar en yaygın uyguladığı sistem “ilk doğan kuralıydı”. Bu sistem ile mirasın tamamı en büyük oğlan çocuğuna tevarüs etmekteydi. Dolayısıyla Orta Doğu’da miras, aile üyeleri arasında nispeten eşitlikçi bir biçimde bölünürken 16-17. yüzyıllarda Kıta Avrupası ve Britanya’da servet tek bir kişiye kalarak sermaye birikimine giden süreci hızlandırdı. Bu durum Sanayi Devrimi’nden sonra, Fransız Medeni Kanunu’nun mülkiyetin çocuklar arasında eşit bir biçimde paylaştırılmasına yönelik yeni sistemiyle birlikte değişti.

İki Coğrafyanın Ayrışma Nedenleri

Avrupa’da ilk doğan kuralı geçerli iken Orta Doğu’da niçin daha eşitlikçi bir miras sistemi tatbik edilmekteydi? Bu sorunun yanıtı birkaç farklı biçimde verilebilir. Ancak en tutarlı olanını burada zikredeceğim. Shelomo Goitein’e göre İslami miras sisteminin doğduğu yer olan Arabistan’da toplam servet, esas itibarıyla tüccar ve göçebelerin tekelinde bulunan bölünebilir ve taşınabilir mallardan oluşmaktaydı. Bu durum servetin miras bırakılması esnasında daha eşitlikçi bir tutumun olmasını kolaylaştırdı. Buna karşılık olarak, Batı’da gerçekleşen miras uygulamalarının kaynağı olan Roma ve Germen hukuku, kişilerin arazilerini bir aileyi geçindirmeye yeterli birimler hâlinde tutmaya çalıştığı tarım toplumlarında gelişti. Eğer servet eşit bir biçimde paylaşılsaydı, bazı aile fertleri açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalırdı. Bu nedenle ilk doğan kuralı bu coğrafyada geçerli olmuştur. Ancak Sanayi Devrimi ile birlikte feodal düzene bağlı kırsal örgütlenme, kentsel imalat biçimlerine kanalize edilerek servetin metalaşmasına ve bölünebilir olmasına ortam hazırladı. Böylece daha eşitlikçi bir düzeni engelleyen hiçbir etken kalmamıştı. Elbette Avrupa’da yaşanan iktisadi dönüşüm zorunlu olarak eşitlikçi bir miras biçimini açığa çıkarmadı. Farklı bir mekanizmayı da beraberinde getirebilirdi. Burada eşitlikçi mirasın ön plana çıkmasını kolaylaştıran iki temel unsura kısaca değinmek yararlı olacaktır.

İlk neden, kadının toplumsal yaşamda statüsünün artmasına ilişkindir. Nitekim bu dönemde cereyan eden özgürlükçü hareketler yepyeni bir siyasal düzeni yaratarak yurttaş ve birey bilincini geliştirdi. Böylelikle eşitlikçi miras sisteminin önü açılmış oldu.

İkinci neden ise kısa süreli ticari ortaklıklardan uzun süreli tüzel kişiliklere bağlı şirket yapılanmalarının ortaya çıkmasıyla gerçekleşti. Ticari ortaklık devam ederken aniden bir kişinin ölmesi durumunda ortaklık bozulmaktaydı. Bu ortaklığın devamı için eski Roma ve Germen hukukunda en büyük oğlan çocuk, isterse yeniden ortaklığa dâhil olabilirdi. Bu süreç İslam coğrafyasında bu kadar kolay gerçekleşmedi. Ortaklardan biri öldüğünde, ölen tüccarın serveti çocuklarına İslami usullere uygun olarak taksim edilirdi. Bu çocuklar dilerlerse ortaklığı sürdürebilirlerdi. Ancak içlerinden bazıları bunu arzu etmediğinde ortaklık zarar görecekti. Dolayısıyla İslami miras sisteminin avantajlı tarafları bulunsa da uzun vadeli ticarete zarar veren yanları ağırlıktaydı. Hükümlerin dogmatik olması zaman içerisinde değişimi engelledi. Ancak aynı durum Avrupa’da tam tersi yönde şekillendi. Kitab-ı Mukaddes’in miras sistemine ve ortaklıklara yönelik hükümlerinin olmayışı daha eleştirel bir ortamda toplumun ihtiyaçlarına göre iktisadi kurumların şekillenmesine olanak tanıdı. Böylece ortaklıklar zamanla uzun vadeli projeler üzerinde çalışan tüzel kişiliklere kolayca dönüşebildi. Ayrıca miras sisteminin dogmatik ilkelerden bağımsız eleştirel bir biçimde yeniden şekillenmesi, daha elastik bir biçimde mülkiyetin tevarüs etmesini tarihsel koşullara tabi kıldı. Peki Orta Doğu’da mirasın nispeten eşitlikçi bir biçimde paylaşılmasının arkasında yatan pozitif motivasyon neydi?

Bunu ilk kez Asya Tipi Üretim Tarzı’nda görmekteyiz. Nitekim Orta Doğu’da devlet geleneği hidrolik bir yapıda şekillenmiştir. Diğer bir tabirle Orta Doğu’nun göreli olarak daha az yağış alması tarımın yapılması için sulama kanallarını zorunlu kılmıştır. Bu sulama kanallarının inşası için merkezî bir devlet örgütlenmesine ihtiyaç vardı. Böylece Orta Doğu’da merkeziyetçi devlet yapıları ortaya çıkmıştı. Merkeziyetçi yapıyı muhafaza etmek üzere devlet, yerel bir aristokrasinin oluşumuna mani olmak için miras sistemini eşitlikçi bir biçimde ayarlamak zorunda kalmıştır. İslam’dan önce Asur, Babil ve Eski Mısır geleneklerine bakıldığında bu tür uygulamaları görmek mümkündür. Dolayısıyla İslam’ın eşitlikçi miras hükümleri dönemin koşullarına uygun olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zamanla yeni koşullara adapte olamadığından ötürü birtakım yapısal sorunlara yol açarak Orta Doğu’nun Batı karşısında geri kalmasına giden süreci tetiklemiştir.

Netice itibarıyla İslam coğrafyasının geri kalmasında miras hukukunun ve İslami ortaklıkların payı büyüktür. Her ne kadar İslam’ın miras ve ortaklık hukuku, ilk dönemlerde çok büyük avantajları beraberinde getirse de dinî hükümlere dayalı ekonomi modelinin tarihsel koşullara ayak uydurması oldukça güçtür. Bu ise sonrasında iktisadi ve siyasi açıdan Batı’nın ardılı olarak ikinci planda kalma sürecini pekiştirmiştir.

Not: Bu yazı Timur Kuran hocanın yazmış olduğu makaleler ve kitaplar ışığında kaleme alınmıştır. Temel başvuru kaynağı “Yollar Ayrılırken” isimli kitabıdır.

Diğer Referanslar:

The long divergence: how Islamic law held back the Middle East-Timur Kuran

Islam and Economic Performance: Historical and Contemporary Links-Timur Kuran


[1] MECELLE’deki tarife göre Mudarebe; bir tarafı sermaye koyan diğer tarafı emeği ile çalışan olmak üzere bir tür şirket ortaklığıdır. (islampedi.com)

[2] Müşareke, iki veya daha fazla kişi arasında kurulan ve sermaye ortaklığına dayanan bir İslam hukuku terimidir.

Yazar

Bir cevap yazın