Karanlıkta Siyah Aramak

Aradığım her şeyin yerini biliyordum. Daha doğrusu, zamanı gelince olacakları yeri biliyordum. Yani en azından bu kanıya dayanarak düşünmek daha sakin olmamı sağlıyordu. Sanki bir zamanlar oturup her şeyi tek seferde düşünmüştüm, bu yüzden hiçbir şey bana yeni değildi. Hepsi tanıdıktı. Herkesin tarif ettiği hisleri biliyordum. Herkesin anlattıklarında bir şeyleri tanıyabiliyordum. Hepsini yaşamamıştım da hepsini düşünmüştüm, unutmuştum sonra.

Her zaman şüpheci olma huyuyla harmanlanıp hazırlanmıştım dünyaya. Kendim dâhil her şeyden hem ontolojik olarak hem de duygusal olarak kesintisiz bir şüphe hâlindeydim. Bundan başka da bildiğim bir dayanağım ya da temelim yoktu. Söylediğim şeye takıldım biraz, evet bildiğim başka bir düşünce zeminim yoktu fakat bilmediğim birtakım şeyler vardı. Adeta yalın ayak duruyordum o bildiğim temel üstünde, onu tenimde hissediyor, anlıyordum. Oysa karanlıkta, bileklerime kadar battığım zamanlarda, önümü çok da iyi göremediğimde sanki başka şeylere de basıyordum zeminde. Zihnimin çamurlarındaki balçıklardan başka bir şeye, göremediğim ve tanımlayamadığım fakat bildiğim zemin olmadığına inandığım başka temel parçalarına basıyordum.

Terapiye, psikoloğa ihtiyacım var, dedim kendime. Evet var, biliyordum ama aradığım çözümün orada olmadığını da anlamıştım zaman içinde. Beni nereye kadar götürebileceklerini çok umursamıyordum, asıl problem nereye götürmeyecekleri idi. Akıl sağlığımı korumakta yardımcı olmak için harika bir yöntemdi, tabii peşinde olduğum bu olsaydı.

Neyin peşinde olduğumu merak ediyordum ben. Uzaktan uzağa kendini hissettirenin, bilemeyeceğim zamanlarda hayatıma etkisini tanıdık bir his sebebiyle fark ettiğim bir şeyler vardı. Kendi kendimi gözlemleyerek bulamıyordum.

Anlatarak, tarif ederek, sorarak, araştırarak bulamıyordum. İçimde barındığım o şeyin ne olduğunu, ne yaptığını, ne işe yaradığını, iyi mi yoksa kötü mü olduğunu, neden orada olduğunu düşünmekten kurtulamıyordum. Aynı zamanda orda olup olmadığına da emin olamıyordum.

Asfalt yoldaki seraplar gibi bakınca kaybolan, gidince hiç olmamış olan bir şeyle birlikte hatta bütün olduğumu hissediyordum. Benden ayrı değildi, kendi eline bakıp tanımamak gibiydi arayışım. Üstüne düşündükçe, okudukça, yazdıkça siliniyor; elim boş döndüğüm anda bakışlarını sırtımda hissettiriyordu. Evet, kendi kendim bu kadar uzak ve tedirgin edici geliyordu bana. Hektarlarca kumaşta ufacık, milimetrik bir iplik farklıydı sanki. Ben o kumaştım ama nerem farklı bulamadıkça kırışıyor, soluyor, yırtılıyordum.

En sonunda pes mi ettim? Belki de kuruntu yaptığım bir şey oldu. Belki de araya araya bitiremeyeceğim, düşüne düşüne tüketemeyeceğim bir şey fikrinin içimde yeşermesini istediğim için ben yarattım.

O kadar çok şey söyledikten sonra anlıyorum ki, hiçbir şey bilmiyorum hâlâ. Boşluktan, hiçlikten farksız bir çaba. Bilmiyordum, bilmek istiyordum, neyi bilmek istediğimi, niye bilmek istediğimi bilmiyordum. Bilebileceğim bir şey olup olmadığını bilmiyordum. Olup olmadığını bilmiyordum. Bilmiyordum. Bilmiyorum. Bilme. Bil.

Yazar

Bir cevap yazın