Karantina

Yattığım yerden hayatı takip etmek epey zor. Demirlikli bir pencereden dışarıya uzanıp baktığınızda dünyanın güncel ahvalini öğrenmek pek de mümkün değil. Gecenin karanlığında, ay ışığının sanatoryum bahçesine düşen ışıkları ve denizde oluşturduğu yakamozlardan başka bir şey görünmüyor. Gündüz saatlerindeyse tedavilerden ve dışarıda hemşire nezaretinde yürüyüşlerden düşünmeye ve idrak etmeye hiç vaktim olmuyor. Rutinin çıkmazı içinde kaybolup gidiyordu dünya kaygısı. Oysa geceler böyle miydi? Fikrimi başka evrenlere koşturarak; düşüncelere, hayallere ve anılara dalmak için sonsuz zamanım vardı. Zihin gücümün ulaşabileceği yerlerin sınırı olmadığındandı ki epey özgürdüm, dışarıda vurdumduymazca cirit atan salgından da hür ve akıncıydı aklım.

Cihan harbinden beter olmasın, yine de insanlara bunu anımsatan korku dolu bir dönemden geçtiğimizi hatırlıyorum ben buraya girmezden evvel. Devletler birbirini gırtlaklayacak kıvama gelmişti, ortak paydada buluşulabilecek herhangi bir diyalog zemini kalmamıştı. Başladı başlayacaktı afet-i azam. Beklenen metaneti gösterecek birinin çıkış tabancasını ateşlemesine kalmadan hesapta olmayan bu salgın patlak vermişti. Nerden çıktı, nasıl yayıldı hiç kimse bir şey anlayamamıştı. Bilginin olmadığı yerde gerçek, yerini envai çeşitte yaratıcı senaryolara bırakmıştı; aklı başında herhangi bir insan bütün bunlardan hangisine güveneceğini şaşırırdı. Bir horoz dövüşü başlayıp millet birbirine kör topal girişmezden önce, dünyanın bir olup bu illeti yenmesi şart olmuştu. Ortada daha büyük bir düşman varsa; azılı hasımlar dost kesilir, düsturunca ittifak kurmaya yeltenirlerdi.

Hastalığın zat-ı şahaneleri bize varmakta da gecikmedi tabii. Dışarıdan meraklı seyyahları ağırlayan büyük kentlerimizde patlak vermişti ilkin, daha sonrasında çevre kentlere ve taşraya yayılma fırsatı bulmuştu. Ne olduğunu anlayamadan bana da teşhis konmuştu. Oysa ki öksürük nöbetleri ve halsizlik şikayetiyle gitmiştim sağlık ocağına. İki basit muayeneyle teşhisi koyup ilk önce yukarı kattaki bakım odasına, sonrasında normalde verem hastaları için kullanılmakta olan ama salgın baş verdiğinden beri karantinaya çevrilmiş bu haneye gönderildim. Nasıl bu kadar rastgele oluvermişti, hiç anlayamadım gitti. Belki de ülke tabiplerinin bu hastalık hakkında yeterince bilgisi yoktu, yani demek ki tedbir amaçlı başlıca belirtileri gösteren kim olursa hiçliğin ortasındaki bu yere naklediliyordu. Olsun, karantinadaki yaşamımdan şikâyet edemem. Kafamı dinliyorum, iyileşmeyi umuyorum.

Burada daktilo bulundurmama izin vermiyorlar. Çok gürültü yapıyor diyeymiş. Yazmak için en pratik vasıtamdan mahrum bırakıldım. Allah’tan defterler o kadar gürültülü değiller, kalemin kâğıtta çıkardığı hafif hışırtıyı bir ben işitiyorum. Işıktan yana da şansım yaver değil: Bütün bu can pazarına rağmen, düşman bombardımanı korkusuyla geceleri karartma uyguluyorlar. Kandil yakmama dahi izin yok. Perdeler örtülmeden, yalnızca kısa bir süreliğine oda içine ay ışığı dolabildiğinden dolayı küçük defterime yalnızca veciz aforizmalar ve şiir dizeleri karalayabiliyorum. Üzerinde yeterince çalışamadığımdan, geceden geceye kısıtlı vakit ayırabildiğimden birbirlerinden epey kopuklar. Sonradan okuduğumda beni tatmin etmekten de uzaklar ama yaşama amacım olduğunu hissettiğim yazmaktan kopamam, hayata sıkıca sarılabilmem adına bunu sürdürmek mecburiyetindeyim. Yazmanın bendeki iyileştirici etkisi; bütün bu hekim tedavilerinden, daimî verilen ilaçlardan çok daha kuvvetli, çok daha tesirli. Yazdıkça yaşıyor, yaşadıkça yazıyorum. Bunu benden kimse koparamaz.

Bütün bu keşmekeşin ortasında aklım anneme gidiyor sürekli. Canım annem, her şeyin şaşkınlığı içerisindedir şu anda. Sabah işe çıkıyorum deyip hastaneye gittiğimden, muayeneler sonucu kendimi burada buluverdiğimden bir haberdi. Hastanenin telefonunu kullanarak, mahallemizde telefon bulunan tek evin sahibi Zehra Teyzeyi arayıp ancak haber edebildim vaziyetimi. O geceye kadar eve gelmediğim için canım anam pencere kenarında beklemiş saatlerce, her zaman eve döndüğüm yolu gözleyerek. Geceyi uykusuz, hop oturup hop kalkarak gündüze vardırmış. Sabahın erken vakti, sanatoryumda telefona erişip haberi vermeseydim bütün mahalleyi ayağa kaldırabilirdi. Şükür ki olmadı, salgının serseri mayın gibi dolaşmakta olduğu şu günlerde herkesi bir araya getirmekten caymışız.

Çok tuhaf zamanlar, çok zor bir devir. Geçer mi? Hiç bilemiyorum. Ortada insanı umutlandıracak hiçbir emare yok. Bedenim burada, aklım fikrim dışarıda. Ne zaman nihayete erer bu vaziyet? Dışarıdaki durum iyileşince mi, yoksa hastalığım sahici çıkıp burada son nefesimi verince mi? Anlayamıyordum, belki de anlamamalıydım. Arzularım terbiye ediliyor, sabrım sınanmaya tabi tutuluyor. Özlüyorum, bütün hatıraları ve annemi. Bekliyorum.

Yazar

Bir cevap yazın