Kavun

1880’de Brüksel baskısı ile umuma mahsus hale gelmiş olan ve meşhur Hollandalı sanatkar Madame van Nooten imzalı Fleurs, Fruits et Feuillages choisis de l’île de Java (Java Adası’ndan Seçilmiş Çiçekler, Meyveler ve Yapraklar) eserinin kavun ağacı ile alakalı “Carica Papaya” başlıklı kısmın görselidir.

Hükümdar Babür Şah, vaktiyle egemen olduğu Afgan ve Hint coğrafyasının mufassal, yani pek malumatlı, çok ayrıntılı” tarihini keyifli bir dille anlatır Bâbürnâme eserinde… 16. yy’da Arap harfleriyle yazılan Çağatay lisanında neşredilmiş detaylı bir vekâyi risâlesi (tarihi olaylar kitabı) olmasının yanında Hindoloji alanında da ortaya konmuş ilk eser olma özelliği taşır. Bir müddettir bu muazzam kaynakla meşgul iken, hünkarın “Hindistan’a mahsus nebatlar” adını verdiği, Eylül 1525 ile Eylül 1526 tarihlerini kapsayan bir senelik sürece dair pasajında, Am (آم), Ambe (امبه) veyahut Anbe (انب) meyvesinden (mangifera Indica, Hint mangosu; mango”) bahsederken kavundan başka, türlü meyvelere tercih edilebilir,ifadesine rast geldim.

Kavun (قاوون) tutkusunu ve lezzetine olan hayranlığını başka kısımlarda da dile getiren Şah, Semerkand fethedilir edilmez, Seyhun Nehri’nin kuzeyindeki Ahsi kasabasından ve Buhara vilayetinden getirttiği kavunları mecliste kestirip, kemâl-i âfiyetle” yediklerini ballandıra ballandıra anlatır. Hatta lezzetinin diğer bölgelerdeki kavunlarla mukayese dahi edilemeyeceğini de defaatle vurgular.

Nasıl bir tattı kim bilir?

Eski Türk topluluklarının her tür taze meyveye yemiş” (يَمِش) dediğini Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk eserinde ortaya konan Orta Türkçe’nin söz varlığı sayesinde anlıyoruz.

Kavun; kaf, elif, gayın, ötreli vav ve cezm ile yazılan nun harflerinden meydana gelen kagun (قاغوُننْ) teriminden türemiş Orta Türkçe’de. Hatta, Buhara şehrinin kavun tarlaları köylü dilinde kagunluk; içine kavun konan herhangi bir şey kagunluğ; kavun sahibi olmak” kagunlanmak ve “canı kavun çekmek” kagunsamak gibi sözcüklerle ifade edilmiş.

Brian Cooper, “kavun” sözcüğünün Tatar ve Kıpçak lisanında kaun, Kazak dilinde kauyn, Kırgız ve Özbek toplulukları arasında kaun, Azerice’de ise –gayın harfinden etkilenilmiş olacak ki–gavun olarak anıldığını söyler. Dil bilimci Marcel Erdal da kagun‘u “tazeliğini yitirmiş, keçe haline gelen kavun” olarak tanımlar.

Zamanının üst kültür dilleri olan Farsça ve Arapça’nın zengin sözcük repertuarından ifadeler kullanmaya özen gösteren devrin şairlerinin dizelerinde ve bu kültürlere aşina olan yönetici sınıflar arasında –Klasik Farsçasıyla– herbuze (خربزه) ve –Arapçasıyla– bittīkh (بطّيخ) denirken, Dede Korkut öykülerindeki gibi halkiyatta kavun olarak devam eder yoluna… Hatta devrin avam dilinde komik manalar da kazanır. Mesela, “şeftali tüylü ak pak yumyumuşak beypazarı kavunu gibi tatlu” denirken, beypazarı kavunu, vajinaya teşbih edilir Deli Birader lakaplı Divan şairi Mehmed Gazâlî tarafından…

Osmanlıca’da da Farsça ve Arapça sözcükler baz alınır. Kavun ve karpuza harbüz (خربز), harbüze (خربزه)ve bıttîh (بطيخ) derler. Saray mutfağında bıttîh-i Hindî (Hint kavunu) ve harbüze-i Hindî (Hint karpuzu) kavramı kullanıldığında, kavunun Asya köklerine vurgu yapılır aslında. Karpuz bostanı harbüze-zâr iken, karpuz tüccarı veya karpuz satan köylü harbüze-furûşluk yapmış olur. Halk dilinde halen kullanılan kavun sözcüğü, Meninski lügatının Latince-Osmanlıca baskısının üçüncü cildinde, immaturus sözcüğü açıklanırken, “immaturus pepo” (خام قاون, Latinizasyon: cham kaun) ifadesiyle birlikte verilir.

Mealen, ham kavun”.

Osmanlı entelektüellerine geçmiş devirlerde yazılmış metinlerden alternatif sözcükler sunma gayesiyle Şeyhülislam Mehmed Esad Efendi tarafından neşredilen Lehcetü’lLügat eserinde, otsu bitkilerde kaf, elif, vav, vav ve nun harfleriyle yazılarak kavun (قاوون) terimine yer verilince, sözcük yalnızca avam dilinde kullanılıyor olmaktan çıkar.

Balkan vilayetlerinden Bursa’ya, Urfa’dan, Musul ve Halep’e kadar –hem sâlnâmelerden (yıllık) hem de İngiliz seyyahların tanıklıklarından bildiğimiz kadarıyla– pek çok sebze, meyve ve balık gibi ürünlerinin yanında kavun ve karpuz –mecazen– bedava denebilecek derecede ucuz rakamlara satılır. Mesela, Türkiye’de matbaacılığın gelişiminde büyük katkıları bulunan Artin Asaduryan Efendi’nin 1895 senesinde bastırdığı Seyâhat kitabında, Diyarbekir’de yetişen kavun ve karpuz meyvelerinin –eserdeki ifadeyle harfiyen– pek cesîm ve pek çok hâsıl oluyor (pek iri ve çok sayıda oluyor), şeklinde nitelendirilmiş olması ürünün bolluğuna işaret ederken, artık tamamen “kavun” teriminin tercih edildiği de dikkatlerden kaçmaz.

Kavunun halk arasındaki yeri, özellikle akşamcılar için her daim müstesnadır. Mesela, eski İstanbul meyhanelerinin tavanlarında bir köşeden diğerine uzanan fileler, Selimpaşa’nın mis kokulu topatan kavunlarıyla süslenir, sofra müdavimlerince seçilen –halk deyimiyle– sapsarı ve pek canlı “kelekler” bir sırık yardımıyla indirildikten sonra masalara servis edilirmiş geleneğe göre… Böylece, bal gibi lezzetiyle rakı sofralarının vazgeçilmez mezesi olmuş yıllar yılı… Eğer masada o varsa, bir çilingir sofrasının da önü açılıverirmiş birden. Nerede bir meyhane görülse, mutlaka yakınlarında tıpkı bir zamanlar Haydarpaşa Garı civarında da olduğu gibi karpuz kavun sergileyen salaş barakalar bulunurmuş.

Eski Beyoğlu’nun salaş bir meyhanesinde keyfine vararak yediği yemeğin ve ona eşlik eden bir gümüş sürahi dolusu içkinin ardından zevklenen bir çakırkeyf veya bir su kabağı kadar içtiği esrarın ardından hayaller sancağını henüz ziyaret etmiş bir tiryaki –argo tabiriyle– “cila yapmak” niyetiyle bir tatlıcıda soluk aldığında, şayet ağızlara layık bir kaymak kalmamışsa mekanda, dert tasa etmezmiş hiç, on tane ipince açılmış yufkanın üzerine tatlı mı tatlı kavundan konur, yağ serpilip fırınlanır, böylece olurmuş size Osmanlı zamanının kavun baklavası (قاون بقلواسى)… Mutfakta çareler tükenmez, kıssasını haklı çıkarırlarmış.

İstanbul’a yakın köylerden ve Anadolu’nun en ücra köşelerinden hayvanlarıyla beraber gelen köylüler, sıkı pazarlıklarla şehirliye kasa kasa kavun satarlarmış, böylece şehirli kesimin arasında hoş bir bilmeceyi de canlandırırlarmış: Elle beni belle beni, İskelede bekle beni, Ben duduyum kumruyum, Al koynuna sakla beni

Bu bilmeceyi eskiden hangi İstanbulluya sorsanız, alırmışsınız “ağaçkavunu” cevabını…

Yalnızca halkın değil, saray mutfağının da vazgeçilmezi olmuş kavun… Saraylı aşçılarca çok defa pişirilip ziyafet sofralarına sunulmuş kavun dolması mesela. Hakeza, İkinci Abdülhamid’in gözde meyvelerindenmiş bir ara. Sepet sepet sokulurmuş mutfağına…

Eğer doğum zorsa sancılar içindeki bir anne adayı için bir parça kavun yedirip et suyu içirme adeti mütemadiyen uygulanırmış eski ebelerce… Yani, zenginin fakirin, avamın seçkinin keyfine, sofralarına, hayat mücadelesine ve hatta inanışlarına eşlik etmiş.

Yerel ağızlarda çobanalmaz, düğlek, kelek, zırlangıç gibi adlarla anılırken, argodaki yerini de kaybetmemiş asla, zaman içerisine kadın göğsüne de teşbih edilmiş.

Yersiz davranışlarda bulunan, aptal ve salak olarak nitelendirilen kimselere kelek denirken; birini aldatmak, onu oyuna getirmek kelek atmak ve kelek yapmak deyimleriyle karşılık bulmuş. Pazar esnafı arasında eğer bir pazarcı diğerine kelek yaptın yine, derse, bir malı, müşteriye, fahiş fiyatla sattığını vurgular aslında. Bir nevi “kazık” atmıştır çünkü.  

Gerçekte de kavunun keleği fena değil midir zaten?

İşte, o fenalığa teşbih edilir pek çok ifadede.

***

Kavun, pek leziz bir Asya meyvesi olarak hafızalarda yer almış daima. İthalat politikaları sonucu uzun zamandır Kosta Rika kavunu yiyen İstanbulluların, özellikle yaşı çok geçkin olan anneanne ve dedelerinden ah nerede o bir zamanların topatan kavunları, diye hayıflandığını duyardım bir vakitler. Bu noktada Şah’ın, Ahsi ve Buhara kavununu hiçbir kavunla mukayese edememesini daha iyi anlıyor insan. Her daim yeni, eskiyi aratıyor belki de.

Şimdilerde Özbekistan hudutları içindeki Buhara’nın kavunu, bildiğim kadarıyla halen en meşhur kavundur dünyada. Her ne kadar son senelerde bu ünvanı yavaş yavaş Japonya’nın Yubari kavunlarına kaptırmaya başladıysa da Buhara kavununun Bâbürnâme‘ye uzanan derin bir mazisi, yüzlerde tebessüm bırakan bir öyküsü var.

Pekâlâ, Çağatayca’dan evrildiği düşünülen bu sözcük, –tıpkı 11 Kasım 2021 tarihli Muz yazımda da değindiğim banana-muz hadisesinde olduğu gibi– şark literatüründe kavun iken, batı coğrafyasında nasıl melon olmuş?                  

Onun da ta Antik Yunan’a uzanan serüvenini bir sonraki yazıda keşfedelim.

Kaynakça

Bâbür Şâh, Baburnâme: Babur’un Hâtıratı, haz. Reşit Rahmeti Arat, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Cild: 3, İstanbul, 1989, s.460-1; Cild: 1, a.e. s.8.

Brian Cooper, Of Cabbages – And Kings: Lexicological and Etymological Studies on Russian Plant Nomenclature, Astra Press, UK, Nottingham, 2003, p.56.

Deli Birader, Kitab-ı Dâfi-ü’l-Gumûm, yay. haz. Filiz Bingölçe, AltÜst Yayınları, Ankara, 2007, s.63. 

Kaşgarî Mahmud, kagun, kagunlan-, kangunsa-”, Divanü Lûgat-it-Türk, yaz. Besim Atalay, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s.250-1; Mahmud Kaşğari, yemiş”, Divanü Lüğat-it-Türk, çev. Ramiz Əskər, Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyası Folklor İnstitutu, Cild: 3, AZ, Bakı, 2006, s.20.

M. Sabri Koz, “Bilmeceler”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yayınları, Cild: 2, İstanbul, 1994, s.231.

Marcel Erdal, Old Turkic Word Formation: A Functional Approach to the Lexicon, Vol. 1, Otto Harrassowitz Publishing House, GER, Wiesbaden, 1991, p.74.

Meninski, “immaturus”, Thesaurus Linguarum Orientalium, Turcicae, Arabicae, Persicae, Wieden, 1680, p.736.

Rakı Cep Ansiklopedisi: 500 Yıldır Süren Muhabbetin Mirası, “kavun filesi”, yay. haz. Melisa Kesmez-Mehmet Said Aydın, Overteam Yayınları, İstanbul, 2013, s.50-1.

Yazar

Bir cevap yazın