Kaygı Bazen

Kaygı ve endişe duymak mevsimindeydim. Yılda bir kez gelen mevsimlerden değildi. Benim her mevsimimde kaygı yağardı, kaygıdan buzullar olurdu zihnimde; eridiğini bir gün, bir an bile görmediğim. Kaygı bulutları geçerdi gözlerimden. Kümülüsler gibi toplu toplu gezmezlerdi. Farklı yerlerde, farklı zamanlarda, farklı yağışlara gebe olan; ama bir başlarına gezen. Çünkü “biz” olmanın bu denli zor olduğu bir yerde, tekliğin alıp başını gitme özgürlüğünü bilirlerdi.  Evet, kaygı bu özgürlüğü bilir ve isterdi. Fakat kendi istediği zaman gelir, kendi istediği zaman yine gelirdi. Ama gitmezdi, kaygı hiç gitmezdi. Hep gelirdi.

Kaygı bazen “gidememekti.”

Gözlerimi yeni bir güne açtığım her sabah, aynı kaygıların farklı tonlarıyla tanışıyordum. Ne yazıktır ki, yirmili yaşlarımda olmam, bana güç vermiyordu. Aksine, kendime bu yaşların bu kadar kaygıyı hak edip etmediğini sordukça, yeni kaygı sayfaları açıyordum hikâyeme. Attığım her adıma, uyuduğum her uykuya, kurduğum her hayale dört duvar çekiyordu bu his. Görmezden gelirsem, aslında var olmadığına kendimi, hatta belki de, kaygı adı verilen duygunun kendisini kandırırım diye hayal ediyordum. İnsanın kanında vardı bu özellik. Çocuklar bile bazı şeyleri görmezden gelirdi. Mesela, üzerine kırıntılanan bisküvi parçalarını halının altına iter, tüm dünyayı kandırdığını sanırdı. Oysa bilmezdi hayatta halının altına itemeyeceği, görmezden gelemeyeceği anlar olduğunu. Halının altına yalnızca kendini itelemek, orada bisküvi kırıntılarının bile olmadığı bir hayat sürmek isteyeceğini de bilmezdi.

Kaygı bazen, duygularını, kendini, kimseyi kandıramadığını öğrendiğinde, bisküvilerle birlikte parçalanan çocukluğun kırıntılarıydı.

Kaygı belirsizliklere âşıktı. Hayatta henüz gerçek bir acıyla tek başıma savaşmamamın ve savaşacağım acılardan şimdilik bihaber oluşumun belirsizliğiydi bu bazen. Çoğu acıyla kitaplarda tanışmıştım çünkü. Çığlıklara haberlerde kulak vermiştim. Başka hayatlara konu olan gözyaşlarını, hep en derinlerimde hissetme çabasıyla yaşamıştım. Sanki hissetsem, acıyı çeken kişinin yükü hafifleyecekmiş gibi düşünürdüm. Öyle olmazdı hiç.

Kaygı bazen empati denilen kandırmacaydı.

Ben henüz, Nuri Bilge Ceylan’ın “Biri ölür, üzülmezsiniz. Sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz. O hırkanın duruşu kalbinize oturur.” cümlesini , hayatta en değer verdiğim insanlar için kurmamıştım. Bu düşünce zihnimin kıyısından köşesinden geçecek olsa koşarak uzaklaşmıştım. Ama bu cümleyi kalbinin orta yerinde sabah akşam besleyen insanların o sandalyede ağlayışlarını duymaya çalıştım.

Kaygı bazen bir hırkaydı.

Yaşamasından daha çok para eden ilaçlara ulaşamadığı için ölen; daha doğrusu, yaşamasına imkân tanımayanlar tarafından öldürülen her bebeğin yakını oldum bazen. Patiklerini acılarımla beraber bir poşete doldurup dağıttım.

Kaygı bazen bir poşetti. 

Bazen de gelecek hayalleri kurarken aklıma takılan “Bir geleceğim olacak mı ki?” düşüncesiydi kaygı. Yaşayacağımdan emin değildim. Canı sıkıldığı için kadınları katleden insanlarla aynı havayı soluyordum. Bu ülkede bir kadın yürürken, evinde uyurken, çalışırken, hayal kurarken, gülüşlerini göğe savururken öldürülüyordu. Oğlu tarafından. Babası, amcası, tarafından. Suçun birazını da kadına atmak isterlerse “sevgilisi tarafından”. Öldürülen her bir kadının siyah beyaz fotoğrafı oluyordum. İki gün yasımı tutuyorlardı. Katilime en ağır cezalar verilsin diye çabalayanlar oluyordu ve unutuluyordum; yerimi başka siyah beyaz fotoğraflar alıyordu.

Kaygı bazen siyah beyaz bir fotoğraftı.

Her şey oluyordu da bir şey öğrenilmiyordu. Bir insanı öldürmek için yaralayıcı bir alet kullanmaya her zaman gerek yoktu. Bu kaygılarla yaşayan bütün kadınlar zaten her gün ölümün nefesini burnunda hissediyordu. Ve bunu hissettirmek hâlâ literatürde suç değildi.

Kaygı, adaletsizlikti.

Tüm bunların arasında hem kaygı duyuyor hem de bir şeyleri değiştiremediğim için kendi varlığımdan iğrenecek konuma geliyordum. Bu yüzden Paulo Coelho’nun Veronika’sıydı kaygı. En acı tanım buydu. “Veronika’nın ölmeye karar vermesinin iki sebebi vardı. İkinci neden daha felsefiydi. Veronika, gazete okuyan, televizyon seyreden, dünyada olup bitenlerden haberdar biriydi. Her şey yanlıştı ve kendisi herhangi bir şeyi düzeltebilecek durumda değildi. Bu tamamıyla âciz olduğu duygusunu büyütüyordu içinde.”  

Evet, kaygı bazen bir kitaptı, gazeteydi, televizyondu, reklamdı. Kaygı bazen dünyaya karşı âcizliğimizdi.

Hayattı.

Kaygı bazen, her şeydi.

Yazar

Bir cevap yazın