Lebalep

Gecenin bir vakti Macar kontrolündeki Kal’a-i Husvar‘ın, yani Husvar Kalesi’nin Osmanlı ordusu tarafından zapt edilişine tanık olan insanların şaşkınlığını –Türkiye Türkçesi’nde hâlen kullanılan– dudak uçuklamak deyimiyle tasvir ediyor Evliya Çelebi kendine has o her zamanki abartılı, eğlenceli ve yer yer takındığı kibirli üslubuyla…

–Kendi ifadesiyle– kuvvet-i Âl-i Osman ile alup bir kal’a-i metîn etmişdir kim gece vâkı’sında gören âdemin dudakları uçuklar, diyor Seyahatname‘sinde…

Pasajda bahsi geçen dudak, Klasik Osmanlıca’da tı, vav, tı, elif ve kaf harfleriyle yazılan (طوطاق) ve 14.asrın İbn-i Mühenna lügatinde yer aldığını düşünürsek şayet Orta Türkçe’den miras kaldığını anladığımız eski bir sözcük aslında (tutak=توتاق)…

Osmanlı devrinde yalnızca “dudak” denmiyor tabii. Divan şiirinde aynı manaya gelen lab ve leb gibi Arapça kelimeler de kullanılıyor; hatta bir hayli ağdalı ifadeler üretiliyor: Leb-be-leb لب بلب (dudak dudağa), gonce-leb لب  غنجه  (küçük dudaklı), şeker-leb شكرلب (sözü tatlı veya tatlı dilli) yahut o meşhur tatlı leb-i dilber لبِ ديلبر (dilber dudağı)…

15.yy’ın ilk yarısında seksen dört şaire ait aşağı yukarı 400 civarında şiiri kağıda dökerek Fars ve Arap dünyasındaki o zengin yazınsal geleneğin rüzgârıyla Klasik Osmanlı edebiyatında nazire türüne dair devrin en parlak antolojilerinden birini yaratan Ömer bin Mezid’in Mecmû’atü’n-Nezâ’ir (Nazîreler Mecmuası) eserinde Şair Harîmî’nin satırları dikkati çekiyor… Dudaklardan yazıya dökülen kandan bahsederken şair, el-Halîmî’nin “tutak” (dudak) ve “taraf” (taraf, yani örneğin, leb-i cûy=ırmak tarafı) şeklinde iki farklı manasıyla açıkladığı Orta Farsça bir terim olan leb (لب) sözcüğüne yer veriyor şiirinde: Lebleründen katra denlü kan tamarsa yazıya, Tağlarun bağrında biter la’l ü gûher taşlar…

Divan edebiyatının erken dönemlerinde karşımıza çıkan sözcük, ağız ve dudak ile alakalı olduğundan, aynı eserin Nazîre-i Hassan imzalı satırlarında –üstelik leb teriminden nurtopu gibi yeni bir sözcük türeterek– “ağzına kadar dolu” manasına gelen lebâleb (لبالب)ifâdesi kullanılıyor. Şahın bezm‘inde, yani yenilip içilen içki ve sohbet meclisinde –veya daha şiirsel bir ifade kullanırsak bezm-i âlem‘inde– “kadehin ağzına kadar dolu sunulması” gerektiği söylenirken şöyle deniyor: Sâkiyâ câmı leb-â-leb sun ki şeh bezminde râst, Yaraşur çün ‘ışk ehli mest ü huşyâr olmasun

O kadar da eskilere gitmeye gerek yok esasında; çünki lebâleb, Osmanlı devrinin son kuşak aydınlarından olan Fatma Aliye Hanım’ın –aynı zamanda babası Ahmed Cevdet Paşa’nın devlet yönetiminde etkili olduğu yıllarını anlattığı– Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı eserinin Rus harbi esnasında Osmanlı toplumunda hâkim olan hâlet-i rûhiyeden veya toplum psikolojisinden dikkat çekici enstantaneler sunduğu kısmında, yazlık beldelerin zevk sahibi kimselerce nasıl “lebâleb” doldurulduğundan, nasıl neşe dolu bir hayat geçirilmeye çalışıldığından ve yeryüzünü sanki bir cennete çevirme çabasından bahsederken de karşımıza çıkıyor.

Adliye koridorlarındaki doluluğu tasvir ederken adliyenin kapıları, koridorları, pencereleri, avlusu bunlarla lebâleb dolu. İğne atsan polislerden yere düşmez. Ben deyim beş yüz, siz deyin bin, satırlarında görüldüğü gibi Yaşar Kemal’in röportaj türü çalışmasında kullandığı dilde de veya rüyasında girip kendisine içi lebâleb altın doludur, diyen müneccim misali kimsenin bu cümlesi üzerine uykusundan heyecanla uyanan Destina Hatun’un öyküsüne yer veren Nezihe Araz’ın söz varlığında da kendine yer buluyor.

Pekâlâ, doğu literatüründe telaffuz edilen leb sözcüğü, batı dünyasında hangi kelimeyle karşılık buluyor dersiniz?

Meninski lügatında sözcüğün Latincesi labium ve labrum

Latince’nin gramer kuralı gereği Labia dendiğinde çoğul oluyor: dudaklar… Yahudi dinî metinler külliyatının Ketuvim (Yazılar) bölümünde David tarafından neşredildiğine inanılan ve 150 güzel şiirden meydana gelen Mizmorim (İslam dünyasının Mezmurlar ve Zebur şeklinde telaffuz ettiği) kitabının Latince baskısındaki, Onlar ki, “Dilimizle kazanırız, Dudaklarımız emrimizde, Kim bize efendilik edebilir?” derler, ifadesinde bahsi geçen “dil” ve “dudak” sözcüklerinin de linguam ve labia terimleriyle karşılık bulduğunu görüyoruz.

Yani, İngilizce’siyle language ve lips

Roma İmparatorluğu’nun yüzlerce sene elinde tuttuğu topraklara bina ettiği garnizonlarda askerî zümrenin konuştuğu Latince de bir gün tıpkı imparatorluk gibi parçalara ayrılmış ve eski Avrupa’da serpilen yeni lisanların temelini atmış. Böylece, asker Latince’sinden yeni Avrupa dillerine transfer olduğu anlaşılan labium, Eski İngilizce’de ve dilde büyük bir devrim yaratan Shakespeare şiirinde lip terimine evrilerek günümüzde yüksek kültür ve referans dili hâline gelmiş olan İngilizce’deki yüzlerce kelimeye, deyime ve argo ifadeye kaynaklık etmiş. Dudak okuma yönteminden bahsedilirken sarf edilen lipreading kavramı da; kozmetik dünyasında kullanılan lipstick ya da botanikte bitkinin dudağını kastederken ifade edilen lip sözcüğü de; “dudak bükmek” deyimini kullanırken akla gelen make a lip ifadesi de veya argoda “kaba konuşma, küstahlık, yüzsüzlük” manasında kullanılan lip terimi debu derin mazinin bir parçası…

Kısaca, Shakespeare’in insanı mest eden o şiirsel cümlelerinin satırları arasında dolanırken ümitsizliği ile cesaretinin kesiştiği noktada intiharı seçen Romeo’nun yanı başında kederli bir biçimde ölümü bekleyen Juliet’in dediği gibi Öyleyse dudaklarından öperim, Orada bir parça zehir kalmıştır belki, diyalogundaki thy lips (dudakların), şark dünyasında Latince’den yola çıkıp Orta Farsça’ya ve Fars edebiyatı vasıtasıyla Klasik Osmanlıca’nın söz varlığına dahil olan leb veya lab kelimeleriyle; hatta divan şiirinde türetildiği hâliyle lebâleb terimiyle de akraba… 

Böylece, son günlerde “hıncahınç dolu, ağzına kadar dolu, dopdolu” manalarında sık sık –özellikle gazeteci jargonunda– telaffuz edilir hâle gelen ve Google arama motoruna defalarca yazıldığını tahmin ettiğim bir sözcük, aslında hem Doğu hem de Batı dünyasına uzanan bir hayli eski bir maziye sahip başka bir akraba sözcüğün de izini sürmemiz açısından etimolojinin bizlere armağan ettiği o tarih anahtarını kullanmamıza vesile oluyor.

Lisanları dar kalıplara, belli kimliklere veya sınırlar içine hapsetme gayretinde olanları her defasında yalancı çıkarırcasına, dilin evrenselliği ve hudutsuzluğu insanı etkiliyor bir kez daha…

Kaynakça

Evliyâ Çelebi, Evsâf-ı sedd-i metîn kal’a-i Husvar, haz. Seyit Ali Kahraman-Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları, Cild 6, Istanbul, 2002, s.20.

Fatma Aliye, Ahmed Cevdet Paşa Zamanı, çev. Metin Hasırcı, Pınar Yayınları, Istanbul, s.101.

Franciscus a Mesgnien Meninski, “labium, labrum”, Thesaurus linguarum orientalium: Turcicae, Arabicae, Persicae, 1680, p.895.

İbni Mühennâ, “tutak”, İbnü-Mühennâ Lûgati, haz. Aptullah Battal, Devlet Matbaası, Istanbul, 1934, s.77.

Lutfullah b. Ebu Yusuf el-Halîmî, “leb لب”, Lügat-i Halîmî, haz. Adem Uzun, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2013, s.365.

Nezihe Araz, Anadolu Evliyaları, Atlas Kitabevi, Istanbul, 1966, s.286.

Ömer bin Mezîd, Mecmû’atü’n-Nezâ’ir, haz. Mustafa Canpolat, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.175, 196.

Yaşar Kemal, Bir Bulut Kaynıyor, Tekin Yayınevi, Istanbul, 1979, s.416.

Yazar

Bir cevap yazın