Liebermann

Mısıroloji alanında çalışan egyptologların bir nevi el kitabı olan -veya el kitabı olması gereken- Manethos kroniğinden bildiğimiz kadarıyla, Mısır diyarını tahakkümü altına alan uzun soluklu bir hanedanlığın soyundan geliyormuş Dördüncü Amenofis.

Az buz değil, tam 348 sene, yani on dört nesil boyunca Amenofis’in sülalesi egemen olmuş bu topraklara.

Pekâlâ, onu, onca kudretli tanrı-kral içinde farklı kılan özelliğinin kıymet verdiği heykeltıraşına yaptırdığı portresi olduğunu duymuş muydunuz?

Zarif, kuğu gibi pek ince boyunlu, başında tumturaklı bir kraliyet tacı ile göz kamaştıran bir Nefertiti büstü veya İskenderiyeli bir tüccarın asırlar evvel Andriake limanına bıraktığı bir Lidya sikkesinin üzerindeki kral portresi…

Van Eyck tablolarındaki orta devrin insan yüzleri…

-Benim için- Herodot’un elinden “Tarihin Babası”unvanını 18. asırda almış olan Edward Gibbon’ın tasviriyle “bir asker terbiyesiyle yetişmiş erdemli ve yaşam dolu bir hükümdar olan imparator Trajanus tarafından Roma şehrinin orta yerine dikilen o görkemli sütunu süsleyen kimi insan kabartmaları…

İkonografi’nin üstadı Guillaume Rouillé tarafından hazırlanmış mit ile gerçeği aynı sayfalara taşıyan o yaratıcı el kitabındaki (Promptuarii Iconum Insigniorum) tarihî illüstrasyonlar…

Rembrandt’ın farklı ruh hâllerini yansıtan otoportreleri…

Armstrong Jones’un objektifinden çıkan o nefes kesici zarafetteki Prenses Margaret fotoğrafı…

Tüm bunlar portreciliğin ve otoportreciliğin bir hayli eskilere uzanan tarihine dair malumatlar verir bizlere…

Ahit külliyatında anlatılan öykülerin ve klasik edebiyattaki imgelerin tablolar üzerindeki tasvirleri uzun seneler boyunca popülerliğini muhafaza ettiğinden olsa gerek, sanatta istediği sıçramayı yapmak için bir müddet daha bekledi portrecilik ve otoportrecilik…

Kimi zaman bir kuvvet gösterisi veya bir çeşit propaganda aracı iken, her zaman yaratıcı sanatlarda merak uyandıran bir tarzın habercisi oldular; lakin her hâlükârda insanlığın ardında bıraktığı etkileyici birer sanat eseri olmakla beraber artık inmesi zor bir tahta oturdular.

Hep sualler sordurdu tarih boyu bu sanat.

Mona Lisa tablosuna hayat veren o kadın kim?

Vermeer imzalı “İnci Küpeli Kız” nerede?

Sol kulağını kesmiş olmasına rağmen niçin Van Gogh sağ kulağını sargılı şekilde resmetti?

Che’nin her yerde bilinen o ünlü fotoğrafı için deklanşöre dokunan kişi bunu nasıl bir atmosferde çekti?

Hem ressamların eşsiz fırça darbelerinde hem de eski tuvallerin köşelerine düşülmüş o -bir halk tabiriyle- “kargacık burgacık” notlarda cevaplarını sadece o sanatkârların bildiği ipuçları arandı…

Hatta yeri geldi esprilerin de odak noktası oldular.

Mona Lisa kaç kılığa sokuldu, bir düşünsenize?

Bazen sineklik tuttu elinde, bazen esrar içti, yeri geldi selfie çekti, yeri geldi 2021’in modasına uyarak maske taktı…

İşte tüm bu nedenlerle sadece resimde değil, heykelde de fotoğrafçılıkta da oymacılıkta da ve daha nice yaratıcılık isteyen alanlarda da portrecilik ve otoportrecilik gizemini korudu her daim.

Bireysel bir sanat gibi görünse de her zaman insanın iç dünyasına dair izler barındırdı içinde…

Max Liebermann da sanat hayatı boyunca hemen her fırsatta otoportre çalışmış bir ressamdı tıpkı Rembrandt gibi…

Pek çok defa çeşitli periyotlarla kendini resmetti ayna karşısında.

Bazen bir hasır şapkayla, bazen elinde paleti ve fırçasıyla yüz yüze geldi kendisiyle…

Bir cebinden diğerine uzanan köstekli saatinin zinciriyle hoş bir ahenk yakalayan, kırışıksız pantolonları, üç çeyrek uzunlukta şık Chesterfield ceketi ile uyumlu açık renkli süet eldiveniyle veya tamamen spor Norfolk ceketi, içindeki siyah şık yeleğe iliştirilmiş parlak kravat iğnesi ve belki de şık bir ahşap sandığın içinden alınmış Latin menşeli el yapımı purosuyla tablolarında ve fotoğraflarından göz kırptı bizlere…  

20. asrın ilk seneleriyle beraber eski kimliğinden ve misyonundan hızla uzaklaşmaya başlayan ve Yeni Osmanlıca olarak neşredilen bir devrin meşhur edebiyat dergisi Servet-i Fünûn’un sayfalarına da yine böyle şık bir giyim ve “cool” tavrıyla, magazin tadında bir haberle, konu olmuş Liebermann…

Bu dergi, 1891’den itibaren Avrupai eksende yayın yapmayı kendine misyon edinmiş.

Hatta önceleri İstanbul’un basın-yayın hayatında, muhtemeldir ki yayın hayatının kalbinin attığı Bâb-ı Âli (Cağaloğlu) semtinin her bir kaldırımında ayak izi olan Nikolaidis Efendi’nin fennî veya “fen ile alakalı, bilimsel” bir yayın organı olan Servet gazetesinin bir edebiyat ekiymiş.

Zamanla Servet gazetesinden ayrılıp, bağımsız bir isimle yayımlanmaya başlamış ve sayfalarında pek çok çeviriye, öykülere, romanlara ve politik gelişmelere yer vermiş.

1899’da Halid Ziya’nın pek ağdalı bir dille yazdığı “Aşk-ı Memnu” eseri, belirli periyotlarla yayımlanarak bu derginin sayfalarında tanındı mesela.

Özellikle Alman İmparatorluğu ve Fransa’nın Üçüncü Cumhuriyet devrinde yaşanan edebî gelişmeler başta olmak üzere Batı’nın kültürel ve siyasi rüzgârını, seçkin zümreler arasında hissettirmeye çalışan bir dergi olmuş.

Esasen ilk kez Osmanlı yönetici zümresinin başlattığı neredeyse bir asıra dayanmış Batılılaşma ve Modernleşme projelerinin bir ürünü olan yüksek öğrenim ihtiyacına cevap verme gayretindeki yeni eğitim müesseselerinden mezun olup, yeni bir seçkin zümreyi oluşturan; ancak o çağda dünyanın modası milliyetçi cereyanlardan düşünsel olarak etkilenmiş yeni Türk aydınları arasında saygı görmüş bir hareketin meyvesiymiş anlaşılan.

1800’lü yılların İkinci Reich topraklarındaki Alman ve Yahudi aydınları, Birinci ve İkinci Dünya Harbi gibi iki yıkıcı muharebeden evvel, mühim tartışmalara, yeni fikirlere ve buluşlara ev sahipliği yapan yüksek okulların yarattığı bir zümreydi.

İleride yerini bir entelektüel çölüne bırakacak olan parlak bir devri bina etmişlerdi.

Ansiklopedicilik geleneği nereden geldi sanıyorsunuz?

Peki ya büyük bir beyin fırtınasının ürünü olan o iktisadi, politik ve felsefi tezler?

Ahit metnini -ister inançsız olsun ister inançlı- masaya rasyonel bir bakış açısıyla yatırıp tartışabilme, hatta reddedebilme cesareti hangi entelektüel atmosferde mümkün oldu?

Mendelssohn “maestro” eldivenlerini böyle bir çağda giydi.

Hâliyle hem kültürel hem felsefi açıdan 19. yüzyıl Almanya’sının entelektüel hayatından etkilenilmesi şaşırtıcı değildi, üstelik ufukta devletler arası bir askerî ittifak da gözüküyordu.

Devrin yeni Türk seçkinlerinin imzası bulunan neşriyat da bu Alman tesiriyle Osmanlı devrinin son elli senesinde hız kazanıp, özellikle 1913’te cebren iktidarı ele geçiren ittihatçı kadrolarla birlikte darbe yemesi ve devamındaki süreçte Batılılaşma ve modernleşme projelerinin büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmasına kadar Batı menşeli sözcükleri Yeni Osmanlıcaya katmaktan tutun da her türlü düşünce ve sanat akımının transferine de imkân tanıyordu sayfalarında…

Böyle bir entelektüel rüzgârın da tesiriyle Servet-i Fünûn yazıhanesi, devrin meşhur ressamı Liebermann’ı es geçmemiş.

Hem de ressamın doğum gününde…

Otoportrelerindeki gibi günlük aktiviler için tercih edilen bir blazer ceketin ve beyaz spor şapkanın birbirini tamamladığı şık bir takım elbise, bacak bacak üstüne atmış, sakin, dingin görüntüsü ile sayfanın solundaki kupürde yerini almış Liebermann…

Servet-i Fünûn’da yayımlanan Liebermann havadisine göre Ağustos 1917’de yetmiş yaşına girmiş bu büyük ressam.

Haberin, Latin alfabesine çevirisi şöyle;

Almanya’nın en mâhir ressamlarından Profesör Maks Liberman ahîren yetmiş yaşına girmiş, velâdetine müsâdif günde san’atkârân arasında şenlik yapılmışdır.

Günümüz Türkiye Türkçesiyle;

Almanya’nın en hünerli ressamlarından Profesör Maks Liberman geçenlerde yetmiş yaşına girmiş, doğumuna rastlayan günde sanatkârlar arasında şenlik yapılmıştır.

Liebermann pek saygın bir isimdi devrin Almanya’sında.

Bir dönem Nazi cehaleti bu parlak memleketi âdeta bir kanser hücresi gibi sardıktan sonra kamusal alanda düşmanlığı yaymayı kendine şiar edinmiş o “klasik” devlet paranoyasıyla Yahudi kimliğinden dolayı “vatan haini” ilan edilmiş.

Ölümü dahi gizlenmiş.

Cenazesi kederli yakınları tarafından sessizce kaldırılmış.

Ancak ne olursa olsun kazanan yine sanat olmuş.

Çünkü her zaman olduğu gibi zorbalar kan gölüne döndürdükleri tarihin çöplüğüne giderken, Max Liebermann’ın eserleri varlığını korumuş…

Kaynakça

Edward Gibbon, Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, çev. Asım Baltacıgil, Bilim/Felsefe/Sanat Yayınları, Tarih Dizisi 2, Cild 1, 1987, s.25.

Manetho, Ptolemy: Tetrabiblos, translated by W. G. Waddel, The Loeb Classical Library, Harvard University Press, London, UK, p.228-9.

Servet-i Fünûn, No. 1358, 3 Zilkade 1335 (23 Ağustos 1917), s.91.

Yazar

Bir cevap yazın