Muz

1880’de Brüksel baskısı ile umuma mahsus hale gelmiş olan ve meşhur Hollandalı sanatkar Madame van Nooten imzalı Fleurs, Fruits et Feuillages choisis de l’île de Java (Java Adası’ndan Seçilmiş Çiçekler, Meyveler ve Yapraklar) eserinin muz bitkisi ile alakalı “Musa Paradisiaca: Pisang Maas” başlıklı kısmın görselidir.

16.yy tam manasıyla Portekiz Krallığı’nın altın çağıdır.

Osmanlı coğrafyacılığına dair neşredilmiş vesikalarda sık sık karşımıza çıkan adıyla Bahr-i Ahdar (بحر احضر, mealen, Yeşil Deniz”) veya Hint Okyanusu, donanmalar arasında geçen çetin mücadeleler sonunda ilk kez, hem de her karışı ile, Portekizlilerin denetimine girer.

Ayak bastıkları neredeyse her toprak paresine birer acente kurarlar. Hint diyarından aldıkları tembul fıstığından tutun da Brezilya’dan şeker, tütün; hatta oduna kadar varan büyük bir ticari sömürge ağı tesis edilir.

Bu dönem, Hint topraklarının tropik bitkilerini, meyvelerini ve muhtelif hububatı kaleme alan Yaşlı Plinius benzeri pek kıymetli bir “doğa tarihçisi” sahneye çıkar.

Bu isim, Garcia de Orta’dır.

Asırlardır Endülüs ülkesini kendine yurt edinmiş olan Arap ve Yahudi topluluklarını ülkeden kovarak, orayı krallığın payitahtı yapan Katolik İspanya idaresinin ölüm ve işkence çarkından canını güç bela kurtarmış Portekiz Yahudi’si bir aileden gelir.

Aile fertleriyle beraber Portekiz Krallığı’nın topraklarına sığınır seneler evvel. Sanat ve felsefe okur; ama daima tabiatla ilgilenir. Tıpkı esas adı Karl Hammerschmidt olan, Osmanlı devrinin son dönem bilim insanlarından namıdiğer Abdullah Bey gibi tabiatın sesine kulak verir o da… Tek farkları Abdullah Bey, hayvanların arkeolojisine merak salarken; Garcia de Orta, bitkilerin, meyvelerin veyahut çeşitli yemişlerin doğada bıraktığı izleri takip eder. Doğal kaynaklı ilaçları inceler, henüz akademik bir disipline dönüşmemiş olan etnobotanik alanında araştırmalar yapar. İslam aleminin adeta tüylerini ürperten bir terim olarak “taun” tabir ettiği, tropik bölgelerde patlak veren salgınları ve bu illetlerin insanlar üzerindeki yıkıcı tesirlerini yakından gözlemler. 

Garcia, aşağı yukarı 50 sene evvel Babür Şah tarafından kuzey bölgeleri tamamen fethedilen bu devasa Hint memleketindeki tecrübelerini ve özü kullanılmak suretiyle ilaç yapılan bilumum bitkileri tüm detaylarıyla Coloquios (Latince colloquium “seminer, toplantı veya görüşme” yahut Türkçeleştirilmiş haliyle “kolokyum”, bir nevî Müzâkereler) eserinde anlatır.

1563 tarihli bu nadide eserde ilk defa banana sözcüğü geçer. Böylece, pek çok yeni kelimeyi de Orta Latince’nin söz varlığına kazandırır.

57 münazaradan oluşan eserin yirmi ikinci faslı Areca, Banana kavramlarına ayrılmıştır.

Areca, Güney Asya’da ve özellikle de Malezya civarlarında yetiştiği –eskilerin tabiriyle– nuh nebiden beri, yani çok eskilerden bu yana bilinen bir tür palmiye ya da hurma ağacına benzer bir bitkinin adı. “Malezya cevizi” de denir. Devasa bir ağaç ya da palmiye çeşidi olmakla birlikte Hint lisanında supari (सुपारी) şeklinde anılır.

Banana ise bildiğimiz muz; lakin Garcia, bu yeni sözcüğü tanımlarken tedbirli davranmayı da ihmal etmemiş ve vocabulo africano diyerek sözcüğün, bu güzergahta kullanılan Afrika kökenli bir kelime olduğunun altını çizmiş. Hatta “banana”yı kastederek bizler için anlamı bilinmeyen, ifadesini kullanmış. Böylece, etimolojik bir perspektif kazandırmış.

Kimi kaynaklar sözcüğün, Kikongo’dan yani Kongoca” da denilen Kongo topluluklarının lisanından geçtiğini söylerken, bazı linguistler ekseriyetle Senegal’da büyük bir nüfusa sahip olmakla birlikte, Batı Afrika’nın muhtelif ülkelerinde pek dağınık halde yaşayan bir halkın, yani Wolofların konuşma dilinden bizlere yadigar olduğu konusunda ısrarcıdırlar; ancak bu lisanlar her ne kadar edebi üretim açısından kısıtlı olsalar da en azından sözcüğün Afrika dolaylarından geldiği hususunda bir elit konsensüse varılmış gibi gözükür.

Garcia de Orta tarafından Hindistan’ın renkli ve karmaşık kültürel mirasında fark edilen terim, böylece onun eseri sayesinde Batı dünyasına girer.

Peki, banana, Türkiye Türkçe’sine muz”terimi ile karşılık bularak hangi dilden dahil olmuş?

Türkçenin Arapça ve Farsça katmanlarından.

Şark literatüründe şaşırtıcı olmayacak şekilde sıcak iklime özgü bir meyve olarak yer bulur kendine… Arap edebiyatının parlak eserlerinden Binbir Gece Masalları‘nda hikaye edilen üç yüz yirmi birinci gecenin öyküsünde başrolü oynar. Alişar, içine adeta bir fili yere devirecek ve yiyen kişiyi bir sene boyunca uyutabilecek kuvvette, afyon ruhuna bulandırılmış, hatırı sayılır miktarda bhang (haşiş, kenevir) katılan bir muz yiyince, uzun ve sonu kolay gelmeyecek olan bir uykuya dalar. Eserin pek çok pasajında da yaprakları ve elyafıyla adı geçer ve sosyo-kültürel hayatın ne denli içinde olduğunu bizlere gösterir.

Bu sözcüğün, eski Türkiye topraklarında tespit edilebilen en erken yazılı kaynak olarak ilk kez Germiyanoğulları monarşisinin hükmettiği Kütahya ve civarlarında doğan Anadolulu şair Ahmed-i Dâ’î tarafından Osmanlıca, Farsça ve Arapça yazı ve tercümeleri kullanılarak 14.yy’da yazılmış Çengnâme adlı eserde kullanıldığını biliyoruz.

Şarkta bir saz çeşidi olan çengi icra eden bir çalgıcının serüvenleri metaforik bir dille anlatılır bu eserde. Kaynağın aslına gidildiği vakit, şair, servi ağacını tüm meyvelerin sembolü yapar ve bunu bir nevi yiyecek ve içecek vasıtası olarak tasvir eder. Bu meyveleri izah ederken ilk defa muz (موز) sözcüğünü kullanır ve ilgili pasajda şu cümlelere yer verir:

Nitekim dür şudan şekker kamışdan

Turunc u ayva vü narinc ile nâr

Cümeyz ü muz u hem bâdâm u gülnâr

Sözcükler pek çok meyve ve yemiş adlarından çağrışım yapmıştır. Şeker kamışından ayvaya, nardan bademe, turunçtan cümeyz denilen bir çeşit incir meyvesine kadar çok sayıda yiyecekten bahsederken, muz‘u da telaffuz eder şair.

Bu leziz meyvenin, Osmanlı tarihindeki izleri halen muamma sayılsa da Meninski lügatı bize konuşma dilinde nasıl telaffuz edildiğine dair ilginç bir bilgi verir. Sözlükte, “İncir benzeri bir meyve adı, muza” tanımlamasına yer verilen terim, Farsça’daki gibi muz (موز)olarak yazılmış olsa da okunuşu mewz olarak aktarılır.

Eski zamanda Trablusşam’dan getirtildiği ve saray mutfağına dahil edildiği bilinir. Böylece, kuru meyvelerin yanında taze meyvelerle beraber tüketildiği düşünülebilir.

III. Murad zamanında (1574-1595), özellikle denizcilerin eli ayağı olmaları nedeniyle popülerleşen; hatta Azapkapı ve Galata semtlerinde satıldıkları dükkanları bile olan zavallı maymunlar, kadınlar ile münasebetsiz işler yaptıkları, iddiasıyla “Maymunkeş” –ya da Reşad Ekrem Koçu’nun tabiriyle– “Maymunküş” lakaplı İmam Abdülkerim Efendi’nin tazyikiyle sallandırılırken şehrin darağaçlarında, pek sevdikleri muz ağaçlarının meyveleriyle mi yoksa başka gıdalarla mı beslenirlerdi, kim bilir?

Bilinen bir şey vardır ki şimdilerde muz tarlalarıyla meşhur Alanya, İskenderiye’den getirtilen muz ağaçları ile 19.yy’da tanışır ve eski İstanbulluların sofralarına 20.yy başlarında egzotik bir meyve olarak ananas ve kivi ile beraber eklenir.

Ahmed Vefik Paşa’nın söz varlığında “kaymak ağacı” (aslında muz olmayan ve Mersingiller familyasından Latin Amerika menşeili bitki) ve “talh-ı mûze yemişi” (yani, muza benzer meyve) olarak kendine yer bulan muz (موز) sözcüğünün muallakta kalan bu tanımı, Şemseddin Sami’nin lügatında iyice belirginleşir ve ekâlîm-i harrede hâsıl olur, mâruf uzunca meyve (sıcak iklimlerde var olur, bilinen uzunca meyve), ifadeleriyle aydınlığa kavuşur.

Türkiye Türkçe’sinin argo dünyasına da süratli bir giriş yaparak penis” manasına gelen muz ve muzo terimleri; bir hadiseye iştahı kabararak atılan kişilere alaylı olarak yakıştırılan muz görmüş maymun ve konuşma dilinde kullanıldığında utanmak ve mahcup olmak demek olan muz gibi olmak deyimleri, bu sözcükten ilham alınarak insan yaratıcılığı ile birleşmiş.

Muz sözcüğünün batı edebiyatındaki muadili olan banana kelimesinden de pek çok argo terim türetilmiş tabiatıyla. Kafkasya kökenlilere banana denir mesela bir aşağılama ifadesi olarak… Misal, birine banana-head derseniz, aptal, gerizekalı” kast olunur halk arasında… Amerikan argosunda çılgınlık ve coşkunluk, bananas ile ifade edilir. Önemsiz, manasız ve saçma sapan şeyler, babana oil ile karşılık bulur.

Banana rebuplic‘i (Muz cumhuriyeti) de söylemeye gerek yok herhâlde.

İlk defa William Porter tarafından siyasi bir kavram olarak ortaya atıldığında, 1900’lü yıllarda Amerikan argosuna da yerleşeceği belliymiş aslında… Siyasi kargaşalarla boğuşan Orta Amerika ülkeleri manasıyla hem argoda hem de siyasi jargonda, daha geniş anlamda hem siyaseten hem de ekonomik olarak istikrarsız, demokratik koşullardan uzak memleketler için kullanılıyor hala…

Niçin o zamanlar Güney Amerika bu argo ifadeye layık görüldü dersiniz?

Bir vakitler muz, Kuzey Amerika’ya o diyardan getirtildiği için…  

Kaynakça

Ahmed Vefik Paşa, “موز”, Lehçe-i Osmânî, Tabhâne-i Âmire Matba’ası, Istanbul, 1876, s.1161.

Ahmed-i Dâî, Çengnâme, ed. Gönül A. Tekin, Sources of Oriental Languages and Literatures, No.16, Turkish Sources XIV, Harvard University Press, 1992, p.268. 

Celâl Nuri, “بحر احضر”, Coğrafya-yı Târih-i Mülk-ü Rûm, Matba’a-i Orhâniye, Istanbul, 1918, s.41.

Garcia de Orta, Coloquios dos Simples e Drogas da India, Imprensa Nacional, Lisboa, 1891, p.336-7;

…N’este trajecto podia muito bem receber dos negros o nome de banana, cuja significaçao nos e desconhecida, mas que tem bastante o cunho de um vocabulo africano.

Meninski, “موز mewz”, Thesaurus Linguarum Orientalium: Turcicae, Arabicae, Persicae, Wieden, 1680, p.792

Şemseddin Sâmi, “موز”, Kâmûs-ı Fransevî, Mihran Matbaası, Istanbul, 1905, s.1428.

Ünal Kurtçu, Boğaziçi Tiryakiliği, Elips Yayınevi, Ankara, 2007, s.23.

Yazar

Bir cevap yazın