Müzik, insanoğlunun ritim ihtiyacı ile oluşmaya başlamıştır. En ilkel toplumlarımızdan başlayıp günümüze kadar aynı ritme uyma ihtiyacımızla gelişmiştir. Bu ihtiyaç ise karşılaştığı zorluklarla sadece zekâsı ile mücadele etmek zorunda olan insanların beynini dinlendirme çabası da sayılabilir. Eski akil yöneticilerimiz sayılan şifacımız, yöneticimiz, kahinimiz olan şaman ve büyücülerin ritmi kontrol edecekleri çokça vurmalı çalgı icat etmeleri de bu yüzdendi. İlkel Avrasya ve Afrika topluluklarının şaman ve büyücüleri sadece ritim ile, Amerika topluluklarının şaman ve büyücüleri bu zihinsel dinlenme ya da aşırı zihinsel yüklenmeyi önlemek için kullandıkları bitkilerin yanında yine de başvurulan ritim ile trans hâle geçebilmişlerdi.

Dinlenmek ve ibadet edebilmek için trans hâle geçen şamanların liderliğinde geçirdiğimiz yüzyılların ardından medeniyetimizin gelişmesiyle çoktanrılı panteonlar kuran insanoğlu ruhban sınıflar ve rahip-krallara yönetimi verdi. Yazının icadı ve yerleşik hayata geçmemizle etraflarındaki insanlar da sorumluluk altına girdiler. Bu görev dağılımıyla insanlar ritim ile geçici trans hâle geçerek dinlenmeye değil, hedonist duygularının tatmin edilmesine ihtiyaç duymaya başlamıştı. Bu nedenle yeni müzik aletleri geliştirerek müziğe katkı sağladıkları gibi bu ihtiyacı fark eden dinî yönetimlerin müziği dinlerini yayma ve doğru öğretme aracı olarak kullanması da müziği geliştirdi. Bin yıllarca müzik çoktanrılı dinlerin kahramanlarının dinle bezenmiş mitolojilerini anlatmış, İnsanoğlu tek tanrılı dinlere geçince de kahramanlar yeni dinlerin peygamberlerini, azizlerini anlatan ezgilere dönüşmüş ama din egemenliğinden çıkmamıştı.

Müziğin gücü dinin elinde öyle noktalara gelmişti ki Katolik üniversitelerinde yedi özgür sanatın ikinci grubu olan Quadrium’a konmuştu ve geometri, aritmetik ve astroloji (O dönemlerde astronomi bilimi astrolojinin içinde yapılıyor, astrologlar gezegenleri inceleyerek geleceği tahmin ediyorlardı.) ile akademik düzeyde de gelişmeye başlamıştı. Bu dönemde Hristiyan Dünyası’nda 7 nota icat edilmiş ve duygulara güç veren bir sanatın yanında analitik bir alan olarak algılanmaya başlamıştı.

Müziğin sekülerleşmesi ise Avrupa’dan çıkan kaşiflerin Yeni Dünya olarak adlandırılan kıtaların keşfetmesiyle zenginleşen burjuva sınıflarca sağlanmıştı. Özellikle Avrupa’da akademik bir dal olarak görülen bu sanatı zengin burjuvalar desteklemiş ve Protestan mezheplerin oluşması da tamamen kilise kontrolü dışında müzik yapan müzik insanların özgürlüğünü pekiştirmişti. Ancak kilise müziği üreticileri ruhban sınıfı içine sıkışmış ve azınlık olarak kalmış olsalar da varlıklarını korumuşlardı.

Avrupa’dan başka olarak Hristiyan kültürünün egemen olmuş olduğu Yakın Doğu ve İslam toplumlarında ise baskın bir kilise ve müziğinin olmamasından kaynaklı olarak sert bir sekülerleşme hamlesi yaşanmamış olup dinî konular müziğin alt metinlerinden birine dönüşmüştü. Bu bol konulu müzikler hâli hazırda bulunan imparatorlukların entelijansiyaları tarafından üretilmişti. Bu entelektüel müzikler ise çoğu zaman halka ulaşmamış, halkın ve entelektüellerin müzikleri ayrılıp iki üç farklı müzik ekolü oluşturmuştur. Ülkemizdeki Türk Halk müziği ve Türk Sanat müziği de denilen Divan müziği ekolleri buna çok net bir örnektir. Bu çeşitlenme sayesinde de Dünya’nın her köşesi farklı biçimlere evrilmiş müziklerle dolmuş oldu. Folk müzik de denilen bu halk müzikleri ise daha sonra gelişecek tarzların öncülü olarak kullanılmışlardır.

Avrupalıların Amerika’ya gelişiyle Amerika’ya gelen Avrupa müziği kendine Yeni Dünya’da çokça yer bulmuş ve ancak o kadar gelişememiştir. Avrupalıların sömürgeleştirip köle olarak Amerika’ya taşıdıkları siyahiler, refah düzeyi yüksek bir hayat için Amerika’ya göçmen olarak giden Hintli ve Uzak Doğulular ve binlerce yıl öncesinden bu kıtaya gelmiş olan Amerikan yerlileri kendi kültürlerinde var ettikleri müziklerini bir varoluş bilinciyle korumuş ama hem birbirlerinden hem de Avrupalıların analitik müziklerinden etkilenerek yeni tarzlar doğurmuşlardı.

İlk Blues hareketleri Afro-Amerikanlar arasında yayılıp koparıldıkları ülkeler için bir ağıt niteliği taşırken daha sonra Blues’dan doğan caz Batı müziği ile birleşiminden doğmuştu. O dönemdeki siyahilerin sorunlarını anlatan caz geçmişin ağıtı değil geleceğin mücadelesi olacaktı. Avrupa müziğindeki gayet analitik ve katı düzeni yıkarak doğaçlamalara yer veren ve usta çırak ilişkisiyle eğitim verip okullara kabul alamayan, alsa da yüksek dozda ırkçılıkla mücadele eden siyahilerin sesi olmuştu.

Cazı dinleyerek büyüyen ve iki dünya savaşını yapan neslin “Bizim yaşadığımızı onlar yaşamasın.” fikriyle büyüttüğü yeni ve genç Amerikan nesli kendi özgürlük çığlıklarını cazdan etkilenerek oluşturulmuş yeni bir Batı tarzı olan Rock ile atmışlardı. Rock müzik cazdan farklı olarak hem ekonomik olarak alt sınıfta olmayan kesimin çocuklarınca yapılıyor hem de cazdan daha sert eleştiriler yükseltebiliyordu. Rock yapanlar gitar, bateri gibi pahalı enstrümanları çocukluktan satın alıp alacakları özel ve toplu derslerle öğrenebiliyor ama caz yapanlar caz okulları olmasına rağmen ancak ustasının öğrettiğini varsa yeteneğiyle birleştirebiliyordu. Ayrıca Rock müziğin sınır tanımazlığı cazdan daha çok hayran kazandırıyordu sonuçta yeni öğrenciler de hayran olduğu türde müzik yapmaya başlıyordu. Yeni öğrenci kazanılamıyor, yeni gelenler olursa da sorunları haykırmaktan çok kendi estetik zevklerini tatmin için caz müzik yapıyorlardı. Bu nedenler de cazı gelişmesi duran bir tür yapıp Klasik adını almış olan Batı müziğinin yanına yolluyordu.

Rock yıllarca pop müzik oldu ve kitleler onu dinledi. Sadece Amerika’da değil bütün Dünya’da egemen müzik oldu. Farklı kültürler içinde gelişti. Gerek metal müziğe ilham oldu gerek alternatif müziği besledi. Ancak rock müzik baş kaldırışını ekonomik zorluklara, ırkçı baskılara ve bunu meydana getiren sisteme karşı yapmıyordu. Her ne kadar bunları göz ardı etmemeye çalışan söz yazarları, müzik üreticileri olursa olsun o ailelerine başkaldıran gençlerin sesiydi. Kendi dertlerini haykırmak isten varoşların yetenekli gençleri yeniden kolları sıvıyordu. Yeniden dünyayı saracak bu sesler caz olamayacak, yeni bir müzik tarzının da dışında yeni kültür Dünya’ya getirecekti.

Ülkemiz müzik dünyası, küreselleşmesini daha doğrusu Avrupa ve Amerika’ya entegre oluşunu geç tamamlamış olduğundan caz müziğin yaygınlaşması sıkıntılı olmuştu. Caz bazı şehir merkezlerine gelip oradan Anadolu’nun bütününe ulaşana kadar yerini Rock müziğe bırakmaya hazırlanmıştı. Rock ise ülkemizde de gelişme fırsatı buldu ama Amerika’daki sorunlarla aynı sorunları yaşadı. Sosyo-ekonomik problemleri dile getiren hırçın ses olmasına rağmen orta ve üst sınıf ailelerin çocuklarınca yapılıyordu. Bu probleme “Ekonomik zorluk nedir?” bilmeyen rock müzik üreticileri sol-protest müzikten etkilenmeyle çözüm bulmuş olsalar da yaşadığımız darbeler ve politik süreçler bu çözüme başka problemler yaşatmış ve taban kaybına neden olmuştu. Sonuçta rock ülkemizdeki tahtını önce ülkemizin varoşlarının arayışı olan arabesk müziğe, o da küreselleşme ile ülkemize gelen Amerikan varoşlarının arayışı olan rap müziğe kaptırdı.

Amerikan varoşlarının güncel hayat tarzı olan Hip-hop kültürünün içinde en ilkel müzik yani şamanlardaki gibi sadece ritim eşliğinde yapılan yeni tarz müzik, İngilizce ağır eleştiri anlamına gelen “rap” adını alıyordu. “Rhytm And Poem” ya da “Rhytmic African Poetry” söz gruplarının baş harflerinin birleşiminden oluşmuş bir kelime olarak düşünülse de bu düşünce pratikte varoşların omurgasını oluşturan ve dolayısıyla rap müziğin en kalabalık üretici etnisitesi olan siyahilere bakılarak düşünülmüş bir yanlıştır. Rap varoş hayatın problemlerinin sesi olduktan sonra hızla yayıldı, gelişti ve pop halini aldı. Yıllardır hip-hop kültürünün, birisinin de rap olduğu, dört ayağından bir diğeri olan DJ’lerin elinde olgunlaşan elektronik müzikle düet yaparak ya da saf hâlinde kulaklarımızda olan rap müzik uzunca bire daha da pop olmayı bırakacağa benzemiyor.

Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.