Sultan Abdülaziz

Yazı dizimizin bu haftaki bölümünü daha bilinir iki isme ayırmak istedim. Birbirine yakın dönemlerde yaşamış bu iki besteciden biri Osmanlı padişahı iken diğeri bir Fransız serserisi.  Sultan Abdülaziz’in besteci kimliğine ve İngiltere’deki özel bir dinletisine ve Eric Satie’nin çok bilinen piyano eserleri dışında kalan oyunbozan çalışmalarına değineceğiz. Keyifli dinlemeler ve okumalar dilerim.

Parade

İlk eserimiz gerçeküstü kavramının ilk ortaya çıktığı anın şahidi…

Eric Satie’nin bestelediği 1917 yılında ilk kez sergilenen Parade isimli bale. Yönetmenliğini dönemin en ünlü Sanat eleştirmeni Diaghilev’in yaptığı, senaryosunu Jhon Jean Cocteau’nun yazdığı, koreografisini ise Léonide Massine’nin yaptığı bir eser. Bilenleri için bu kadar tuhaf adamın bir araya gelmesi bile bir şeyler olacağının habercisidir. Ancak yetmediyse gösterinin kostüm ve dekorlarını Pablo Picasso’nun hazırladığını da belirtmemiz yerinde olacaktır.

Ama size bu ilk gösterimden önce Satie’nin hayatından kısaca bahsetmek isterim. Eric Alfred Leslie Satie, 17 Mayıs 1866 yılında Normandiya bölgesinde yer alan Honfleur’da doğdu. Babası bir Fransız ve nota yayımcısı, annesi ise İskoç bir piyanistti. Hiçbir resmi eğitim almadan Paris Konservatuarını kazandı ama uzun süreli bir eğitim görmedi. Orduya yazılmak istedi, hatta bunu derslerden muaf olabilmek için yaptığı dedikoduları bile mevcut, akademi ile arası hiç iyi olmadı ve okulu bıraktı.

Fransa’nın ünlü entelektüellerinin de buluşma mekânlarından kabare-kafe Le Chant Noir’da piyanist olarak geçimini sağlamaya başladı. 1890’larda ise Gülhaçlılar olarak bilinen ezoterik örgütün etkisinde kaldığı söylenir. Messe des Pauvres (Fakirler için Mass) isimli eserini 1892-95 yılları arasında bu etkide yazmıştı. Eserlerinin genelinde bilinen tüm anlamda klasik müziğin alışılmış algısını kırıyordu hatta buna açıkça alay etmek deniliyor çoğu kaynakta…

Parade, ise gerçekten tanımları baştan yazan bir bale eseriydi. “realistik bale” olarak adlandırdığı eserde Satie, daktilo siren gibi çeşitli sesleri de kullanıyordu. Bu eser sergilenişinin ardından çok büyük tepkiler aldı. Hatta salonda bir hır gür olduğu dedikoduları dahi mevcut. Üstelik Satie bir eleştirmen hakkında sarf ettiği hakaretamiz sözler nedeniyle mahkemeye verildi. Ayrıca “Sürrealizm” kelimesi, Guillaume Apollinaire’ın yazdığı Parade ile ilgili program notlarında ilk kez kullanıldı.

Eseri dinlerken duyacağınız tuhaf seslerin listesini de size vereyim: siren, daktilo, birkaç el tabanca, rulet çarkı, damacana içindeki su, bir çift ayakkabı ile yürüme (perküsyonist ayakkabıları elleriyle yere vuruyor) ve su dolu şişeler.

Parade Satie’nin yaptığı ilk tuhaf iş değildi ve sonuncusu da olmadı. Aslında dönemin sanatkârları arasında yeni ve çarpıcı bir dil oluşturmak özellikle tuhaflaşmak çok yaygındı, fakat kimse onun kadar tuhaf olmayı başaramadı. Tek bir takım elbiseden birkaç tane diktirmişti ve hayatının çok uzun bir süresini (12-14 yıl olduğu söylenir.) aynı kıyafetler içinde geçirdi.  Piyano için yazdığı Gymnopédie başlıklı üç eseri günümüzde popüler kültürün en önemli piyano eserleri arasında yer alıyor, eminim adını bilmeseniz de her yıl bir filmde, dizide, video ya da reklamda bu eserlerin birini duyuyorsunuz.

Satie, sanat tarihinin gördüğü en tuhaf insanlar listesinde ilk 10’da kesinlikle yer alır bence, onun hakkında birçok tuhaf hikâye mevcut. Bunları şimdilik bir başka zamana saklıyorum. Bu hikâyeleri anlatamadığımdan eser gibi tuhaf bir metin oluştu endişesiyle affınıza sığınıyorum ve haftanın ikinci eserine geçiyorum.

Gondolle Barcarolle

32. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’in Klasik batı formundaki bilinen 4 eserinden biri olan “Gondolle Barcarolle” haftanın ikinci ilham perisi. Bir Osmanlı padişahının klasik müzik eseri bestelemiş olması bile başlı başına algıyı ve oyunu değiştiren bir olay bana kalırsa, fakat eserin çok daha geniş bir hikâyesi var ben de buna değineceğim.

Öncelikle “Barkarol” formuna kısacık değinmek gerekirse; özünde kayıkçı şarkısıdır diyebiliriz. Venedik’te gondolcuların söylediği acıklı parçaların genel adıdır barkarol. Sultan Abdülaziz’in diğer 4 batı müziği formlu eserinde olduğu üzere eserin isminde formuna da yer verilmiş bu şekilde anılmaktadır fakat bu eser Gondol Şarkısı şeklinde Türkçeleştirilebilir.

Eserin oyunu değiştiren yanı ise Sultan Abdülaziz’in Fransa’ya davet edilmesinin ardından gerçekleşen silsile içinde olmuştu. Napolyon’un daveti ile Fransa seyahatine çıkan Abdülaziz İngiltere’den de bir davet alır ve 12 Temmuz 1867 günü İngiltere topraklarına ulaşmıştır.

Özellikle Avrupa’nın oryantalizm ile çalkalandığı; Avrupa’da dönemin en seçkin sanatkârlarının, Ortadoğu ve Anadolu topraklarını resmettiği sahneleri develerle kapladığı ve hiç görmedikleri haremin en şuh sefalarını resimlerine aktardığı dönemlerde, Sultan Abdülaziz’in bizzat kendisi dahi Avrupa insanı için egzotik bir keşifti aslında.

16 Temmuz günü ise Crystal Palace’ta adına düzenlenen bir dinleti hakkında Pall Mall gazetesi hemen ertesi gün uzunca bir metinle olayı anlatıp, şunları yazmış:

“Şüphesiz ki, Türklere yönelik yapılan en önemli eleştirilerden biri de, üzerine konuşlanıp da dört yüz yıldan beri -kök salarak veya kök salmadan- var olduğu, bütün sanatların beşiği olan topraklara uyum sağlayamadığı ve sanatçı olamadığı değil midir? Eğer [bundan sonra] pek çok sultan pek çok barcorelle yazacak olursa, bu sav, söyleyenin başına kakılır.” (Çev. Hikmet Toker)

Bu birkaç satırda dahi oryantalist ve ötekileştiren görüş fark edilse ve yanılıyor olsalar dahi bu yazıda öz eleştiri de mevcut. Aslında burada Osmanlı Sarayında müzik anlayışı ile ilgili bir yazı da yazmak istiyorum. Bu bahiste birkaç söz söylemek gerekir ki bu yanılgı bariz bir şekilde ortaya çıksın ama biz yine konumuzu dağıtmayalım, başka zamana kalsın.

Sultan’ın Venedik esintili bu eseri yeni ufuklar açan, yeni tanımlar yazan eserleri topladığımız bu yazı dizisinde tarih sahnesinde bir nokta olmasa da güzel bir virgül derim ben. Eldeki verilere göre en azından Avrupa’nın doğu düşüncesindeki tanımlara yenisini eklemiş gibi geliyor bana.

Son olarak 2 güzel tavsiyem var naçizane.

İlki Emre Arıcı’nın “Osmanlı Sarayında Avrupa Müziği” albümü, dinlemenizi tavsiye ederim Abdülaziz’in çok hoşuma giden Valse Davet’i de mevcut bu albümde. Elimizdeki kayıt da zaten bu albümden.

İkinci not ise bir gezi notu: Dolmabahçe Sarayının arkasında Milli saraylar Resim Müzesi’nde pandemi öncesi 5 liralık bir öğrenci bileti ile hem Sultan’ın büyükçe bir portresini hem resim koleksiyonunu görebiliyordunuz. Dönemin oryantalist düşüncesi ve estetik zevklerine açılan bir zaman tüneli adeta…

Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.