Bugüne kadar müzik yazılarımda özellikle de müziğin tanımını baştan yazanlar derken müzik kültürlerine ve birtakım çalgılara ve cihazlara değindim. Geçen bölümümüzde ise gitar üzerinden yaratılan yeni müzik kültürüne giriş yapmışız gibi var sayarak bu hafta rock tarihindeki çok özel bir figüre değinmek istedim. Syd Barrett. Kendisi Les Paul kadar olmasa da kilit oyuncu rolünde özellikle rock alt türlerinde yer alan gizli bir kahraman… Her zamanki gibi elimden geldiğince kısa ve dopdolu bir metin olacak ümidindeyim. Syd’in ruhuna bir selam olsun diye de bu işi, onun dünyasını anladığım biçimde yapma gayretine düştüm İyi dinlemeler ve okulalar dilerim.

Syd, 1946 yılında Cambridge’de doğdu ve 2006 yılında burada öldü; ancak müzik sahnesinde çok müzisyene kısmet olmadığı üzere şöhret içinde olduğu kısacık dönem içinde 3 farklı müzik türünün kurucu figürü olarak karşımıza çıktı.     

Gerçek adı Roger’dı fakat belki de biraz da sevgili dostu bas gitarist Roger Waters nedeniyle kendine Syd Barrett adını koymuştu. Syd ve Roger, Nick ve Rick ile ilk gruplarını kurdular ve çalmaya başladılar. Syd blues dinliyordu sıkı takipçiydi ve grubuna iki blues müzisyeninin adını verdi: Pink Anderson ve Floyd Council (Aşağıda her ikisi için bir örnek bırakıyorum.) ve “Pink Floyd” ortaya çıktı.

Pink Floyd ilk plak anlaşmasını imzaladıktan hemen sonra

Şimdi bu ilk kuruluş yıllarından bir sekansı sizin için tasvir etmek istiyorum: Küçük bir sahnede sıkışmış halde çalan grup yüzlerine yansıtılan projeksiyon ışığı ve sürekli değişen renklerle boyanırken durmaksızın doğaçlama yapıyorlar. Sıradan şarkı formundaki eserler o kadar uzun sololara sahip ki dinleyiciler şarkıların içinde kayboluyorlar. Barrett’ın yazdığı şarkılarda sözler de oldukça enteresan bir deneyime sürüklüyor insanları; bu sözler sizi ışık hızında bir yolculuğa çıkartıyor bir şekilde. Syd henüz tanıştığı LSD etkisinde dünyayı bir super8 film karesi gibi pastel renklerde görmekte. Elindeki Telecaster gitarına zippo çakmağını sürtüyor ve Amerikalı blues müzisyenlerinin tekniği İngiltere’nin bu kuytu barında yepyeni bir müzik türünü doğum sancılarını destekliyor: Saykodelik Rock.

Bu deneyimi Syd Barrett’ın “Bike” isimli parçasından bir kıta ile anlatmak bile mümkün olabilir aslında:

Bir bisikletim var

İstersen sürebilirsin

Bir sepeti var çanı

Ve onu güzel yapan bir sürü şey

İstersen sana verebilirim

Ama ödünç aldım

Sen benim dünyama uyan türden bir kızsın

Sana her şeyi ama her şeyi vereceğim

Eğer “şey” istersen

Syd, grubun ilk teklisinde ise insanların çamaşırlarını çalmayı huy edinmiş bir adamdan bahsediyordu. Alaycı ve beklenmedik bu üslup şarkılardaki uzun sololar ile karışmaya başlamıştı. Uyuşturucu deneyiminin dilde yarattığı saçmalık müzikal cümlelerde de bir şekilde şaşırtıcı ve takıntılı bir üslupla belirebiliyordu. Grubun diğer üyeleri de enstrümanlarında ustaydı, sahne performansları halüsinatif deneyler ile devam ederken sıradan şarkı yapısı artık yıkılıyordu. Sahnedeki bu kırılma albüme yansıdığında Progresif Rock doğacaktı ve sahnede yine Telecaster gitarı ile Syd ve Pink Floyd bulunuyordu. Aslında yaptıkları şey “söz bölümü, sonra bir nakarat, ardından bir köprü ya da solo tekrar söz, tekrar nakarat” şeklinde giden algıyla oynamaktan başka bir şey değildi. Jazz’da yer alan solo bölümlerini şarkıların tamamına saçıyorlardı ki bu da yapılmamış bir şey değildi. Ancak tüm bu karmaşık sesleri yaratan gruplar sadece 4-6 kişilik gruplardı ve çıkardıkları ses kışkırtıcı ve bambaşkaydı. Elektronikten faydalanıyorlardı, enstrümanlarından çıkan her ses hoparlörlere ulaşana kadar bambaşka bir hale geliyordu. Üstelik Pink Floyd daha evvelki progresif grupların aksine tüm albümlerinde kaydettikleri şeyleri bire bir olarak sahnede de çalabiliyorlardı. Tüm dünyaya bu müziğin nasıl olacağına dair ilk manifestoyu “Intersellar Overdrive” ile duyurdu Pink Floyd. Syd’in oluşturduğu bu tema üzerine sahnede 15-20 dakika kadar çalıyorlardı ama albüm için 10 dakika içine sığabildiler.

Syd hızla uyuşturucu kullanmaya devam ediyordu. Nihayetinde ise büyük çöküş başladı.

Grup 1965 yılında kurulmuştu yıl 1967’ydi, Pink Floyd olağanüstü bir ilgiye sahipti ve yükseliyordu ancak Syd sahnede ayakta duramıyordu. Bazen şarkıları orta yerinde değiştiriyor bazen öylece oturup seyircileri izliyordu. Grup bunun için bir çare aradı ve yakın bir dosta başvurmaya karar verdiler. Syd yüzünden, belki de müzik tarihinin gördüğü en tuhaf teklifle David Gilmour’un kapısını çaldılar. David eğer Syd gitar çalmazsa gitar çalacaktı, şarkı söylemezse şarkı söyleyecekti, eğer ikisini de yaparsa sahnede hiçbir şey yapmasına gerek olmayacaktı ve belki stüdyoda kendi parçalarını grupla kaydedebilecekti. Gilmour bu tuhaf teklifi kabul ettiğinde aslında grup üyeleri bile şaşırmıştı. Tüm bu idare etme işi sadece 1 yıl sürdü, Barrett’ın bağımlılığı grubun ayağına bir taş bağlamıştı, Davulcu Nick Mason, Syd Barrett’ın üstüne yürüdü, tartakladı.

Barrett kurduğu gruptan atıldı fakat belki de uyuşturucu yüzünden bunun farkında bile değildi.  Çevresindeki insanlar onun gözündeki karadelikten bahsediyorlardı; Sanki hiç tanışmamışlar gibi, sanki Syd o an o bedenin içinde değilmiş gibi…

Fakat Syd’in hala yapmak istediği bir şeyler vardı. Onun arkasını kollayan ise yine David Gilmour olmuştu. Syd Barrett 70 yılında iki adet albüm kaydetti bu albümlerin prodüksiyonunu Gilmour üstlenmişti, Syd son numaralarını yapıyor yeni bir şey deniyordu. Daha sonra bu Lo-Fi olarak anılacaktı. Bu onun öncü sayılacağı 3. alt türdü.

Lo-Fi’de parçalar çok az elementle oluşuyordu. Bazen tam bir orkestrasyon bile sağlanmıyordu, içerik genellikle deneysel ve saykodelikti. 4 kanallı kayıt sistemi ile kervan yolda düzülüyor, şarkının genel hali basit bir kurgu üzerinde çok kalabalıklaşmadan kalıyordu. Samimiyet hat safhadaydı bu albümlerde. Özellikle “Barrett” albümü giderek aklını yitiren Syd’in bu isim ile son imzasını attığı albüm oldu.

Albümde “Dominoes” parçası kaydediliyordu. Tesadüfen Gilmour davulları çalmış ve parça kaydedilmişti. Syd’in parça için tek isteği bir gitar solosuydu. Fakat bir türlü beceremediler. Syd o anda kayıt tarihinde duyulmamış bir teklifle çıka geldi. Makarayı tersine doğru çalıştıracaktı ve şarkıyı tersten dinleyerek solo çalacaktı. Elbette tüm stüdyo bunun manasız olacağını söyledi çünkü makara geri sarıldığında manalı bir ses duymak mümkün değildi. Syd tek başına kaydı açtı ve bildiğini okudu. Daha sonra ekip onun ne kaydettiğini dinlemek istediğinde makarayı çaldılar. Ve şimdi Syd’in çaldığı gitar ters dönmüş şekilde çalıyordu ve parçaya mükemmel bir uyum sağlamıştı.

Bu parçaya bayılıyorum…

Sonunda film koptu. Barrett, Pink Floyd’ten tamamen uzaklaştı. Liverpool’da uyuşturucu ile geçen yıllar boyunca çok kilo almıştı. Bir gün Floyd’u stüdyoda ziyaret etti, bir yabancı gibiydi, boş gözlerle grup üyelerini izledi. Onu tanıyamadılar çok değişmişti…

Syd

Syd, uzun bir yürüyüşe çıktı ve eve döndü, Ölene kadar oradan ayrılmadı, Roger adını kullanmaya başladı. Adaşı ve eski dostu onu ziyaret ettiğinde tek duyduğu şey acı oluyordu zira o artık Syd Barrett’ı hatırlamıyordu bile.

Gilmour, o gün stüdyoda kayda girmeden birkaç gün önce eline gitarını almıştı. Bir la minör akordu basmak istedi fakat eli sürçtü başka bir akor basmıştı, bastığı akor ne bilmiyordu ama duyduğu ses ile Syd aklında canlanmıştı. (Akordu aşağıdaki kayıtta duyacaksınız 3’.55’’) Stüdyoda Syd için şarkı kaydederlerken Syd birdenbire ortaya çıktı, onlara baktı ve stüdyoyu terk etti. Bu inanılmaz bir şeydi hepsi için.

Ateşler içinde bir adamla karşılaşma tasviri grubun yok olup giden Syd’le bu o günkü elim karşılaşmaları üzerine kuruluydu. Albümün tamamı Syd hakkındaydı (KEŞKE BURADA OLSAYDIN)

Gilmour ve Waters Pink Floyd için sürekli kavga ediyorlardı. Öyle olmaz sen çalma, böyle mi çalınır. Fakat aslında tek yapmaya çalıştıkları Syd gibi olmaktı, belki de delirmekti biraz kim bilir.

Ölümünden biraz zaman önce Roger(Syd) Cambridge’deki evinde

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.