Müzik Dinlemenin Çok Kısa Tarihi

İnsanlık tarihi ve müzik ilişkisine bakınca müzik dinleme eyleminde kat ettiğimiz gelişme benim özellikle ilgimi çekiyor. Zira belki de insanlık tarihindeki tüm gelişmeler müziği etkilemese de insanlığı ileriye götüren her faaliyet müzik dinleme ile doğrudan doğruya ilişkili. Üstelik müzik ve teknoloji arasında en net ilişki kurduğumuz noktalar müzik üretmek, çalmaktan ziyade neredeyse her zaman müziği dinlemek üzerine… Hâlbuki insanlık tarihinin belki de çok ama çok kısa bir sürecinde bizler müzik dinlemeyi tercih eder olduk. Uzunca yıllar müzik dinlenilebilir değildi, sadece yapılabilirdi! Bir katılım gerekmekteydi… Daha sonra da müzik tüm tarih sahnesinde, çok kısa bir zaman evvel, gerçekten sadece dinlenebilir oldu ve icradan ayrıldı. Tüm bu serüvenin en kilit noktaları üzerine bir tarih anlatısı sunmak ve fikirlerimi paylaşmak üzere sen sevgili okuru, insanın ilk zamanlarına davet ediyorum.

Tarih öncesi devirlerde insanların müziğe karşı gösterdikleri tek fiil, onu icra etmekti. İster topluca çalmak ister duyulan bir melodiye el çırparak eşlik etmek veya bir başına mırıldanmak olsun, insan müzik üzerine bir bilinç geliştirdiyse muhtemelen bunu bizzat yaparak geliştirdi. Sanıyorum ki insan nesli vahşi dünyada hayatta kalma güdülerini büyük ölçüde duyarak geliştirdi ve yaşamak için genellikle duymaya mecburdu. Zira yalnızca kulaklar çok uzaktaki bir tehlikeden her koşulda haberdar olabilir. Yani bu açıdan, sessizlik güvenliğin bir teminiydi.

Buradan yaklaşırsak, diyebiliriz ki müzik yapmak ve gürültü çıkarmak bir niyete bağlı olmalıdır ve bu niyet de asla huzurlu olmak için değildir.

Peki, şimdi güzel bir müzikle beraber perdeleri açıp dışarıda yağan yağmuru izleyen ben, içtiği sıcak kahvenin karnında yarattığı sıcaklıkla müziğin varlığından nasıl huzur buluyorum?

Çünkü müziği toplu olarak yapan atalarım muhtemelen kendilerini mutlu olmak için eğittiler. Müzik tek başına değildi, mutlak hareketle iç içeydi (el çırpmak gibi) ve her küçük hareket büyük bir dans motifini oluşturuyordu. Göze gelen ahenk, vücuda yayılan enerji ile (1990 yılında elektronik dans müziği ile tekrar icat edilen ve günümüzdeki adıyla “rave” ile) mutlu olmak. İşte hormonal bir refleks belki de genlerimize işlemiş bu eski eğlencelerin kalıntısıydı.

Peki, müzik eylemden ne zaman ayrıldı? Aslında ancak sanayi devriminin sonrasında oldu. Zira hiçbir konser, dinleti bir insanın tek başına müziğe yönelmesi demek değildir. İnsanlar tiyatroya gittiler, operaya gittiler ancak bunların hepsinde bir seyirci olarak rol oynadılar. Bu nedenle bir nevi dinlemelerin günümüzdeki örnekleri dahi tek başına müzik dinleme eylemi değildir. Konsere, tiyatroya gitmektir. Ancak müziğe dair kişisel bir yönelim mutlaka vardı, özellikle müzik ile başlıca iş olarak uğraşmayan kişiler bu durumu şekillendirmişlerdir. Halk ozanları, saray müzisyenleri, kilise papazları, imamlar, müezzinler, tarlalarda çalışan kimseler dahi işlerinin yanında ek bir uğraş veya işlerinin bizzat gereği olarak müzik ile uğraşıyorlardı. Ancak örneğin bir nalbant, bir sepetçi, fırıncı, hancı, evinde hoşça vakit geçirmek için müzik yapıyordu ve yaptığı şeyi duymaktan ve çevresindeki insanlara duyurmaktan hoşlanıyordu. İşte bir karşılık beklemeksizin hoş sohbet arasında sesine, enstrüman çalmadaki kabiliyetine iltifat gösterilen çocuklar, kadınlar, adamlar aslında gerçekten ilk dinlenen icracılar oldular. Bu nedenle dinlenen müzikler istisnasız tümüyle eğlence araçlarıydı.

Matbaanın ardından ya da 1500’lü yıllardan sanayi devrimine ve hatta 1900’lerin ilk yıllarına kadar insanların müzik dinlemek için tek bir şansı vardı, onu çalmak. Bu keyfiyete sahip olmak “müzik yapma” beceresine tabiiydi. Örneğin İngiliz besteci John Dowland’ın yayınladığı mecmuadan bir sayfaya bakalım.

1597’den kalan bu sayfada gördüğünüz üzere 3 farklı yöne bakan nota bulunmakta. Bu üç farklı nota aynı eserin notasıydı. Eseri dinlemek isteyen insanlar masanın etrafında oturur, önlerine bu defteri açıp kendilerine çevrilmiş olan notayı okur, hoşça vakit geçirirlerdi. Bunu yapmak o zamanlar müzik yeteneği olan ailelerin pişti, okey oynaması gibi bir aktiviteydi. Amaç, müzik duyarak ama daha çok da yaparak hoşça vakit geçirmekti.

Nitekim sene 1900 iken de bu durum değişmemişti. Müzik tüketmek isteyen insanlar için iki seçenek vardı, ya müzik yapan topluluklara katılıp (dini olarak kilise ve Mevlevihane; seküler olarak saray, Enderun -ki her iki tarafta da müzik hizmet amaçlıdır, iştir- ya da bilen bir müzisyenden) çalmayı söylemeyi öğrenecek ya da nota satan dükkânlara, müzik yapılan yerlere gidip yeni şarkılar öğrenecekti. 1900’lere gelene kadar Amerika’da tüm müzik sektörü piyano ve nota satan dükkânlar üzerinden dönüyordu. İnsanlar gidip kitap halindeki bir eseri seçiyor ve dükkândaki görevli onlar için parçayı çalıyordu, beğenirlerse alıp eve götürebilir ve kendileri de çalabilirlerdi.

Nihayet iştirakçi olmaksızın müzik dinlemenin mümkün oluşu tahmin ettiğiniz üzere ses kaydı ile değil, kendi kendini çalabilen piyanolar ve şimdilerde hediyelik eşya dükkânlarında satılan müzik kutuları ile başladı, ki bunlar önceleri ses kayıtlarından daha yaygındı.

Edison’un ses kayıt cihazı ile dinlemek başka bir anlam taşır oldu. Ama önce iki minik bilgi vereyim.

Amatör: gönül veren. Seven

Record: Cord, yani Latince kalp; recordari de yeniden gönülden geçirme, hatırlama, anma anlamlı Latince kelime.

1300’lerin sonundan bir eser

İşte record teknolojisi oluştuğunda müziğin amatörleri, gönüllerinden geçene daha zahmetsiz ulaşmanın yolunu buldular. Geçen yüzlerce yılın durağanlığının aksine son yüzyılda göz atmamız gereken gelişmelerin aslında birçoğuna hâlâ şahidiz ve hâlâ bu yöntemlerle müzik dinlemekteyiz, ancak yine de bir göz atalım:

Radyo ilk mükemmel icat, aynı anda büyük kitlelere müziği sunmayı sağladı. İlk örnekleri ise 1906 itibariyle başlamıştı. (İstanbul Radyosu, 1927) 20’li yıllarda kurulan şehir radyoları tüm dünya için ortak bir müzik alışkanlığı geliştirmenin yanında müzisyenlerin önemini de arttırdı. Eskiden şarkı vardı, beğenirsen şarkıyı gidip alırdın; müzisyenler iyi şarkılar bestelemeliydi ancak zamanla insanlar müzisyenleri tüketecekti ve “Star” kavramının temelleri atıldı. Artık insanlar müzisyenlerin şarkılarını sahibinin sesinden dinlemek istiyorlardı. (Üstelik ilk global kayıt şirketlerinden birinin adı da Sahibinin Sesi’dir. His Master’s Voice)

Köpekcik, gramafonun içinden sahibini aramaktadır. En bayıldığım şirket amblemi desem herhalde abartmış olmam!

Plak, kaset gibi teknolojiler ve jukebox denen müzik otomatları aslında günümüzde olan her şeyin bir özeti gibi… Fakat gerçekten bir kilit noktası arıyorsak o da Japonya’dan çıkan küçük markanın büyük adımı: Walkman! Sony, dilediğin yere kendi müziğini götürebilmeyi vaat ettiğinde artık sadece müzik dinlemek vardı. Kulaklığını takarsın ve ne yapıyor olduğun, nerede olduğun, çevrendekilerin ne yaptığı önemsizdir. Sadece sen varsın ve müzik dinliyorsun bir başına…

Günümüzde müzik dinlemek için 5 liraya alabileceğiniz kulaklıklardan bugünkü döviz kuru ile tanesi 1 milyon TL olan hoparlörlere kadar uzanan bir aygıt skalası var ki bunun tarihini anlatmak abes olacaktır. Zira bunun içine doğduk ve bunu yaşıyoruz.

İnternet’ten bahsedecek olursak ise…

Durun bir dakika şu an zaten oradayız!

Yani sözün özü aslında birçoğumuz için müzik dinlemek, dinlenmek artık bir din.

Din, dinlemek, dinlenmek. Bir başımıza her şeye sahip ve huzurluyuz. Müzik dinlerken her şey bize ait ve dünya tamamen bizim. Bu nedenle insanlık serüveninde müziğin yeri elbet önemli fakat dinlediğimiz müzik her ne olursa olsun müzik dinlediğimiz anda, bana kalırsa insanlığın zirvesindeyiz. Tüm bu müziği duyma serüveninde, bugün müzik dinlediğimiz anda gerçekten sadece ve sadece kendimizi gerçekleştiriyoruz.

Yazar

Bir cevap yazın