Okuma(mak)

“Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?” sorusuyla hepimiz karşı karşıya kalmışızdır. Kişiden kişiye göre değişebilecek bir cevabı olsa da üzerinde bir fikir birliğine varılabilinmiş değil. Bana kalırsa hem gezerek hem okuyarak bir şeyler öğrenebilir, bilebiliriz fakat iki seçeneği de teraziye koyduğumda nedense okuma tarafı benim için daha ağır basar. Neden mi? Cevabı basit; gezemediğimiz yerleri kitaplardan da öğrenebiliriz. Ne kadar iyi ya da tam öğrenebileceğimiz tartışılacak bir konu olsa da en azından fikir sahibi olabiliriz ve böylece çok okuyan insan çok gezerken de bildiklerini zihninin içinde sağlamlaştırabilir. Ancak burada şöyle bir sorun var ki bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle işin okuma kısmını halletmek lazım fakat bu konunun günümüzde kolay halledilebilecek bir durum olduğunu düşünmüyorum çünkü okumuyoruz. Hatta okumaktan da korkuyoruz. Örneğin, bir konuyu merak ediyor; onunla ilgili bir şeyler araştırıyoruz diyelim, araştırdığımız konuyla ilgili uzun bir yazı karşımıza çıktığında hemen kapatıp daha kısasını arıyoruz çünkü zamanımızı almasından, kafamızı biraz fazla karıştırmasından çekiniyoruz. Bu durumu daha iyi açıklayacak örnek bence ortaokul ya da lise dönemlerinde verilen kitap özeti ödevleridir. Öğretmen okumamız için kitabı verir ve biz son güne kadar kitabın kapağını dahi açmayız. Ya çantamızda durur ya da bir köşede bizi izler. Son gün ise artık okumak için çok geçtir ve internet üzerinden derhal özeti aranmaya başlanır. Özetini bile okumaya o kadar üşeniriz ki “… kitabının kısa özeti” diye arama motorundan aratıp en kısa ve öz bir şekilde, sadece işimize yarayacak kısımları okur ve kitap okuma sürecimizi tamamlarız. Böyle bir durumda etkili bir okumadan bahsedebilir miyiz? Tabii ki hayır. Zaten bizim işimiz okumakla değil, sadece kendimizi kandırmakladır. Okumama alışkanlığımız da kendimizi kandırdıkça perçinlenir; bunun sonucu olarak okumayı hafife alır ve çok önemsemeyiz. Lüzumsuz bir şey gibi görürüz onu ya da belki de zaman kaybı veya boş bir iş. Halbuki günlük konuşmalarımızda kullandığımız kelimelerden tutun, başımızı yastığımıza koyduğumuzda daldığımız hayallere kadar etkiler okuma alışkanlığımız hayatımızı. Okudukça dimağımız genişler, kelimelerimiz kuvvet kazanır ve kendimizi daha net bir şekilde ifade ederiz. Yaşayamadığımız hayatları yaşama fırsatı bulur, edinemediğimiz/edinemeyeceğimiz tecrübeleri de kitaplardan edinir, yeni dünyaların kapılarını açarız. Her açtığımız kapı bize bir şeyler katarak kapanır; hayal gücümüze izini bırakır. Bunu yaşayamayan insanlara üzülürüm çünkü tek düze hayatların içine sıkışır kalır, hayatın onlara izin verebildiği kadar esneyebilirler. Montaigne, “Ben kitaplarımı değil, kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır.”der. Evet, kitaplar aracılığıyla içimizdeki “ben” i ortaya çıkarabiliriz. Sıkışıp kaldığımız kalıplardan çıkabilir, bilmediklerimizi öğrenip kendimize hayata dair yeni pencereler açabiliriz. Bunların hepsini okuyarak gerçekleştirebiliriz ama öncelikle okuma fobimizi yenmemiz gerek. Yazının en kısasına, kitabın en incesine yönelmek yerine edebi zevklerimizi oluşturmalı, okumak için okumamalı, okumayı bir zaman kaybı olarak görmemeliyiz. Böylece hem zihnimizi hem estetik zevkimizi hem de bütünde kendimizi geliştirmiş, geleceğimize okuyarak ışık tutmuş oluruz.

Okumaktan korkmayın. Korkmayın çünkü ışıklar kapanıp yalnız kaldığımızda yanımızda olan gerçek dostlarımız kitaplarımızdır. Victor Hugo’nun da dediği gibi, “Okumak gıdadır; okuyan insanlık bilen insanlıktır.”

Herkesin bir başucu kitabının olması ve doya doya okuması dileğiyle…

Yazar

1 Yorum

Bir cevap yazın