Parmaklıklar Ardında Bir Yazar: Sabahattin Ali

Edebiyat, temelinde düşünceden çok duygudan oluşan bir sanat dalıdır. Şiir yazarken, roman okurken, şarkı söylerken ağzımızdan dökülen kelimelerin ahengine kapılırız. Bir makaleye başlarken bile yazma cesaretini içimizi bir anda kaplayan heves ve heyecanımızdan alırız. Asıl amacımız bu hazlara erişmek ve ortaya çıkan güzelliklere tanıklık etmek iken edebiyatımızda ne yazık ki işler bazı dönemler amacına uygun gitmedi. Bazen insanlar kaleminin ucundan akıttığı kanla birilerinin ruhen ölümünü boyadı, bazen de noktayı koyduğu yerde olayların seyrini değiştirdi. Bu çalkantılı dönemlerin belki de en güçlü silahı olan kalem; kimilerinin elinde, kimilerinin de mürekkebini akıttığı yerde patladı. Farklı ideolojik görüşler hiçbir zaman aynı kâğıda yazılamadı, aksine kalemler de büyük harfli altı çizili kelimelerle etiketlendi. Siyasi sürüklenmeler arasında kendi dünyasında yaşamaya çalışan bir yazar: Sabahattin Ali.

Asker bir babanın oğlu olarak o zaman Edirne, şu an Bulgaristan sınırları içinde olan Eğridere’de dünyaya geldi. Dönemin şartlarında yaşamak yeterince zorken, bunun yanına annesinin gittikçe kötüleşen psikolojik rahatsızlıkları ve gerek babasının işi, gerekse kaderin cilvesiyle neredeyse göçebe sürdürülen bir yaşam, yazarımızın talihsiz hayatının temel taşlarını oluşturdu. Daha çocuk yaşta yazma aşkının kıvılcımlarını yüreğinde hissetti, ilk yazılarını küçük yaşta yazmaya başladı. Sığındığı bir liman olarak gördüğü yazma işi, zaman mekân fark etmeksizin onu yakaladığı yerde müthiş bir tutkuyla kalemine cereyan ediyordu. Romanlarında edebiyatımıza sonraki yıllarda çok başarılı eserler kazandıracak yeniliklere öncülük etti. Toplum-birey-halk üçgeni içinde, sıkça psikolojik tahlillere, uzun betimlemelere ve gündelik hayatta sürekli karşılaştığımız insan tiplerine yer verdi. Nitekim Kuyucaklı Yusuf, esasında cezaevinde tanıştığı bir arkadaşının anısı üzerine kaleme alınmıştır, hatta kendisinin kitapta öldürülmesine bozularak Sabahattin Ali’ye küsmüştür. Kürk Mantolu Madonna bizzat yazarımızın kendi Almanya yıllarını esas alarak yazılmıştır ve İçimizdeki Şeytan romanındaki karakterler de yine Sabahattin Ali’nin aile bireylerinin romana yansıtılmış halidir. Sadece romanla sınırlı kalmamış, öykü ve şiirleriyle de sevilmiştir. Yazmayı ve okumayı, uğruna yaşanacak bir amaç bulmayı o kadar seviyordu ki kafasını içindeki dünyadan hiç çıkmak istemiyor, dış dünyayı sıkıcı bir yalnızlık gibi görüyordu.

Sinop Cezaevi

“Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir…”

Maalesef ki kafasının dışındaki hayat gerçekti, son derece acımasız ve zorluydu. Çok kez aşkını ilan etti, çok kez de karşılık bulamadı. “Bunun böyle olmaması lazımdı.” diyordum içimden. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti.” Fakat sevmekten, âşık olmaktan hiç vazgeçmedi. Ne mutlu ki hayatını aşkına karşılık bulduğu kişiyle birleştirdi. İnsanın dünyaya sadece dünyevi ihtiyaçlar için geldiğini kabul etmiyor, mutlak daha büyük bir sebep arıyordu. Bu uğurda yazılarına devam ederken sağ-sol kesimlerce eleştirildi ve dönemin diğer yazarları gibi damgalanmaktan kurtulamadı. Hapishanelerin suskun soğuk duvarlarıyla tanışık, tatsız yemeklerine alışkın ve demir parmaklıklarına mahkûmdu. Hepimizin ezbere bildiği şarkılar, bizzat Sabahattin Ali’nin cezaevinde kaleme aldığı şiirleriydi. “Dışarıda deli dalgalar/ Gelip duvarları yalar / Seni bu sesler oyalar / Aldırma gönül aldırma…” Sinop Cezaevi tam olarak serin, masmavi bir denize bakan konumdadır fakat içeridekiler dalga seslerini duyarak denizi hayal etmekle geçen umutsuz günlere mahkûm edilmişlerdir. Tutsaklık ve kısıtlama ile geçen bir ömrün sonunda, yine talihsiz bir ölüm bekler Sabahattin Ali’yi. Doğduğu topraklara kaçak olarak girmeye çalışırken ona yardım etmesi için önceden anlaştığı yol arkadaşı tarafından öldürülür. Bunlar yetmezmiş gibi zavallı bedeni aylar sonra bir çoban tarafından bulunduğunda anlaşılır ölümü. “Gidersem istikbalimi kaybedecektim fakat durursam aklımı.” diyerek gitmeyi tercih eden Sabahattin Ali, henüz 41 yaşında hayatını kaybetmişti.

Göklerde kartal gibiydim.
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.

Yazar

2 Yorumlar

Bir cevap yazın