Peri Kızile Çoban Hikâyesi (Orhan Seyfi, 1919)

Orijinal metnini, Marmara Üniversitesinin umuma mahsus olan Nadir Eserler Koleksiyonu kısmından arşivime kattığım ve herhangi bir sadeleştirme yapmadan olduğu gibi Latinize ederek, siz, Filokalist takipçileriyle çevirisini paylaştığım, Peri Kızile Çoban Hikâyesi adlı şiirsel üslupla yazılmış olan bu hoş masal, ileride “Orhon” soyadını alacak olan ünlü şair Orhan Seyfi Bey’in imzasını taşıyor.

Yazarın 82 sene süren hayat yolculuğuna kısaca göz atarsak, orta öğretimine, Beylerbeyi Mekteb-i Rüşdîsinde başlamış, 1909’da Mercan Mekteb-i İdâdîsini ve 1914’te Dârülfünûn’da Hukuk Fakültesini bitirmiş ve Meclîs-i Mebûsanda memurluk görevinde bulunmuş; lakin şaşırtıcı olmayacak şekilde esas tutkusu yazmak olduğu anlaşılan Orhan Seyfi Bey, bu tutkusunu takip etmiş ve devlet memuriyeti esnasında Güleryüz ve Tasvîr gibi muhtelif mizah ve edebiyat dergilerinde fıkralar yazmış. Bu tür yazılarını hem Mütareke senelerinde hem de Cumhuriyet devrinde, Türk Kadını, Şâʿir, Servet-i Fünûn, Büyük Mecmûʿa, Yeni Mecmûʿa, Aydede, Milliyet, Tan, Ulus, Zafer, Son Havâdis gibi muhtelif dergi ve gazete mecrâlarında yılmaz bir hevesle sürdürmüş. 1946’da Cumhuriyet Halk Partisinde milletvekilliği yapmış, 1950’li senelerde siyasi mücadelesini Demokrat Partiyi destekleyen Zafer ve Son Havadis gazetelerinde sürdürmüş ve 1965’te Adalet Partisinden milletvekili seçilmiş olan Orhan Seyfi Orhon”, yaşamına, antoloji, biyografi, siyasi, mizah ve hiciv, hikâye ve roman türü eserler ve şiirler sığdırmış ve 1972’de İstanbul’da yaşamını yitirmiştir.    

Aşağıda paylaşmış olduğum çeviri, Peri Kızile Çoban Hikâyesi‘nin, “sermuharrir”liğini, yani başyazarlığını, Halide Edib Hanım’ın yaptığı ve devrin pek çok ünlü yazarına kapılarını açan Büyük Mecmûʿa adlı edebiyat dergisinin çatısı altında 1919 senesinde yayınlanan versiyonudur.  

Sözcükler, bilhassa Orhan Seyfi gibi şairlerin savunduğu üzere, saf ve sade” bir anlatım dili yaratma çabasıyla yazılmış ve Beş Hececiler adı verilen şiir akımının da tesiriyle, tamamen serbest düzende kaleme alınan ikili, üçlü, dörtlü, beşli, sekizli, hatta dokuzlu ve kafiyeli satırlar dikkati çekmiştir.    

Çeviri ile alakalı bir-kaç not düşmek gerekirse;

1, Eski alfabenin yazım kurallarına uygun olarak hemze (ء) ile yazılan fiʾât, ʾimâ ve neşʾe gibi sözcükler, sol istikamete bakan kesme işareti (ʾ) ile gösterilirken, ayın harfi (ع) ile yazılan mecmûʿa, ʿilmî, iʿtibâren, tevzîʿi, matbaʿacılık, ʿOsmanlı, ʿzen, ʿaşk, ʿâşık, ʿakıl, ʿâdet, tabîʿat, ʿ, vedâʿ, elvedâʿ ve ʿaff gibi sözcükler sağ istikamete bakan kesme işareti ile (ʿ) temsil edilmiştir.

2, Osmanlıca veya halk arasındaki tabiriyle Eski Türkçe yazım kurallarına göre ye harfi (ى), ı” ve i” sesini verdiğinden, birtakım çevirilerde de karşılaşabileceğiniz şartile, vesîlesile ve benzeri sözcüklerde olduğu gibi, eserin adının Peri Kızile Çoban Hikâyesi şeklinde çevrilmesi aslına uygun olacaktır.    Orhan Seyfi Bey’in hatırasına saygıyla keyifli incelemeler dilerim.

Peri Kızile Çoban Hikâyesi

Fîʾâtı 10 guruş

Büyük Mecmûʿa

Türkiyenin yegâne resimli, ʿilmî ve edebî mecmûʿasıdır. Sermuharriri Hâlide Edib Hanımdır. Memleketimizin bütün tanınmış muharrirlerinin mecmûʿada yazıları bulunur. Bir Eylülden iʿtibâren daha nefis ve mükemmel bir sûretde intişâr iden bu güzel mecmûʿayı mutlaka okuyunuz.

Senelik abonesi 450 altı aylığı 230 otuz üç aylığı 120 guruşdur. Abonelerine bir çok hediyeleri vardır.

O. Seyfi

Peri Kızile Çoban

Hikâyesi

پرى قيزيله چوبان

 حكايه سى

1919-1334

Merkez-i tevzîʿi: Halk Kitabhânesi

Ahmed İhsan ve Şürekâsı

Matbaʿacılık ʿOsmanlı Şirketi

Peri Kızile Çoban Hikâyesi

––Ziyâ Gök Alp Bey Efendiye––

Çok eski bir zemânda;
–Oğuz Hân hükümdarmış–
İşitmişdim «Turân» da
Bir peri kızı varmış.


Bu nazlı peri kızı,
Bu güzellik yıldızı,
Her gönülde bir sızı
Bırakarak yaşarmış.

Issız dağlarda gezer;
Yokmuş izinden eser..
Bâʿzen göründüğü yer
Bir sihirli pınarmış.


Yüzü penbe bir şafak,
Gülse, güller açacak..
Yaşarmış elden uzak;
Dostları çobanlarmış.


Bu kız öyle güzel ki:
Çıldırtır ʿaşkı belki!
O kadar muhayyel ki;
ʿAkıllara zararmış.


Cefâ imiş ʿâdeti;
Hiç yokmuş merhameti.
Sevmeyen bu âfeti,
Sevenden bahtiyârmış.


Vurulurmuş kalbinden,
Bir kere onu gören.
ʿÂşıkları, tahmînen,
Gür saçları kadarmış.

Genclerin yüzü solmuş;
Gözleri yaşla dolmuş..
ʿAşkı bir âfet olmuş,
Bütün cihânı sarmış…


Ulu Hakan, Oğuz Hân;
Bu kızı merâk eder;
Görmek ister yakından.
Çağırtır yanına… Der:


Sevimli kız, güzel kız!
Dağ başlarında, yalnız
Yaşıyorsun; bu neden?
Bu güzelliğinle sen
Bir sihirli güneşsin!


Sevimli kız, güzel kız!
Tek yaratmaz Tanrımız.
Kimseyi tabîʿatde.
Var bir eşin elbette,
Sen de birine eşsin!

Kız böyle tek yaşamak;
Yaraşır mı -hele bak-
Senin gibi güzele?
Gel, karış artık ele;
Neslimiz güzelleşsin!


Kız der ki: Ulu Hakan,
Ben de sevdim bir zemân;
Vaktiyle genc bir çoban
Sevgilimdi, eşimdi;
Yalnızım fâkat şimdi.


Dağlarda bahtiyâr, şen,
Sevişerek yaşarken
–Bilmem ki bir gün neden?–
Bir söz onu incitdi;
Bana darıldı gitdi.


Ne kendi geldi geri,
Ne duyuldu haberi..
İşte o gündenberi
Hissizim, kayıdsızım;
Tek yaşayan bir kızım!

Hakan –düşünür bir az–
Der: Bu doğru olamaz!
Senin gibi güzel kız,
Dâʾimâ böyle yalnız,
Dağ başında yaşar mı?


Kız der ki: Çâre var mı?
Ben bir eşsiz güneşim,
Gösterin nerde eşim?..
Sevenler beni, belki
Şu geniş göklerdeki
Yıldızlardan daha çok.
Fâkat istediğim yok.
İnanın buna siz de:
Bulunmaz içinizde!


Hakan der ki: Ne zarar!
Bulunmazsa da, arar;
Şübheden kurtuluruz.
Sen cevâb ver; buluruz
İstediğini belki!..


Kız der ki: O hâlde peki!

Kimlerse beni seven;
–Haber verin şimdiden–
Deneyim onları ben
Bir sihirli oyunla!


İçlerinden eğer, kim
Cevâb verirse.. Benim
O, olacak sevdiğim;
Ben yaşarım onunla!


Bu haber, dalga dalga
Dağılır ortalığa.
ʿÂşıklar; uzak, yakın
Yollardan akın akın
Gelirler.. Zavallılar,
–Hep birden genc, ihtiyâr–
Kapılıb ümîdlere;
Toplanırlar bir yerde.

Peri kızı, güzel kız;
Ufka doğan bir yıldız
Gibi, yüksek bir gurûr
İçinde gelir, durur.

Silkinince ânsızın,
Değişir şekli kızın:
Kuş olur, çiçek olur,
Bâʿzı kelebek olur,
Bir gül olur açılır,
İnci olur saçılır..
Bir buluta bürünür;
Bin şekilde görünür…


ʿÂşıkları, hep birden,
Şaşırıb kalır buna.
Bulunmaz cevâb veren
Bu sihirli oyuna.


Kız: «Artık, ne çâre!» der.
Hakana vedâʿ ider.
Ayrılacağı zemân:
Tâ uzakdan bir çoban;
–Gözleri dolu yaşla–
Halecânla, telaşla
Kuşlar, huzûra girer:

«Ruhsat olursa eğer
talihimi deneyin!
Sormayın; kimim, neyim?..
Bir sevdâ havâsile,
Bir hicrânın yaşile
Aşarak yüce dağlar,
Gezerken diyâr diyâr;
Ânsızın bu haberi
Duyunca döndüm geri.
Bir sevincli duyguya
Kapıldım.. Gönül bu ya!»


Hakan der ki o zemân:
Küstahlık itme çoban!
Bu kız, senin ufkuna
Doğacak güneş değil!
Bir zavallı çobana
Lâyık olan eş değil!


Doğrusu şu teklîfin
Bu peri kızı için
Bir lekedir, bir zuldür.


Kız der ki: O da gönüldür.
İncitmeyiniz sakın;
Ben râzıyım bırakın!

Dururlar kızla çoban
Karşılıklı o zemân:


Silkinince ânsızın,
Değişir şekli kızın:
Kuş olur; uçub konar
Hakanın otağına.


Çoban bakar, ah ider;
O da bu sihri meğer
Biliyormuş eskiden.
Bir kafes olur hemen,
Bu güzel kuşu alır
O ânda kucağına.


–Bu birinci imtihân.
Bunu kazandın çoban!


Kuş silkinir ânsızın,
Değişir şekli kızın:
İnci olur bu sefer;
Saçılır birer birer
Hakanın ayağına.

Kafes de her yerinden
Dağılub düşer hemen;
Bir sadef olur, alır
İnciyi kucağına.


–Bu ikinci imtihân.
Adın ne senin çoban?


İnci yanar ânsızın,
Değişir şekli kızın:
Her inci bu sefer de
Bir başka çiçek olur.


Canlanır hemen, yer de
Boş kalan sadefler de
Birer kelebek olur.


Bir yanda, öyle reng reng
Açılırken çiçekler;
Bir yanda, titreşerek
Dolaşır kelebekler..

–Bu sonuncu imtihân.
Tanıdım seni çoban,
Anladım şimdi kimsin!


Sen beni tâ eskiden
Sevüb sonra terk iden
Vefâsız sevdiğimsin!


Bunu artık eyi bil:
Eş olmam mümkün değil
Sen gibi vefâsıza!


Çoban; gözünde yaşlar;
O zemân nakle başlar
Mâcerâsını kıza:


Sevdâ, o bir peridir;
Karar itmez yerinde.
Gönül ki serserîdir,
Dolaşır izlerinde.


Sevdâ, o gizli bir ok;
Görünmez kanatmadan.
Kavuşmanın tadı yok,
Ayrılığı tatmadan.

Ben ki: pek çok ağladım;
Gezdim hicrâna giden
Yolları adım adım.
Beni artık yeniden
Hicrâna atma, güzel!
Yeter ağlatma, güzel!


O her derde tahammül
Gösteren deli gönül;
Kâh ider dünyâya nâz.
Her dakîka bulunmaz
Bir hâlde, bir kararda.
Sevdiği zemânlarda
Gül yaprağından ince!..
Bir sitem işidince
Yaralanır derinden,
İncinir her yerinden.


Bir gündü: yandı içim;
Dağıldı hep sevincim..
«Elvedâʿ artık..!» dedim.
Tahammül idemedim
Bir söze, bir siteme.
Düşün ki: terk itmeme
Yine ʿâşkımdı sebeb!

Serserî, dünyâyı hep
Dolaşdım adım adım;
Bir tesellî aradım;
Bulamadım kimsede,
Bir günâh itdimse de;
Şimdi işit âhımı,
Bağışla günâhımı
Düşdüğüm ʿâşka, güzel!
Sebeb yok başka, güzel!


Deniz geçdim, dağ aşdım;
Hâyli sene dolaşdım;
Bahtım kara, saçım ak;
Ne şekle girmişim bak!
Başımın tâcı güzel!
Hâlime acı, güzel!


Oğuz Hân: Artık yeter,
Bu gamlı sözlerle –der–
Beni ağlatacaksın!

Şübhe itme ki çoban,
Sevdiğinin her zemân
ʿAffına müstehaksın!


Var mı kızım, sen de bak,
Bir başka eş olacak
Senin gibi güzele!


Elverir bu ayrılık;
Gelin, birleşin artık;
Haydi verin el ele!


Geçsin neşʾe, eğlence
İçinde hep gününüz!
Temâm kırk gün, kırk gice
Yapılsın düğününüz!


İşte: hemen o günü
Başlayan bu düğünü
«Felek» dedikleri pîr
Görünce, girmiş denir
Yeniden bir yaşına!
Bu düğün öyle uzun,
Sevincli bir düğün ki;
Bu, o şerefli gün ki:
Darısı yurdumuzun
Güzelleri başına!

Yazar

Bir cevap yazın