Pezevenk!

Bugün, elimize dil bilimin neşterini alıp, tarih husûsunda ortalama bir bilgi düzeyine sahip olan hemen hemen herkesin bildiği meşhûr mu meşhûr Osmanlıca bir sözcüğü ameliyat masasına yatıralım, ne dersiniz?

“Bâb-ı Âli” (باب عالی)… Mealen, yüksek kapı

Evvela, Bâb sözcüğünün, Fars ve Arap lisanlarında “kapı” demek olduğunun altını çizelim. Artı parantez, Pehlevice’de, yani aşağı yukarı bin yüz sene evvel bir yazı dili olarak benimsenmiş olan Orta Farsça’da dar (در) terimiyle hayat bulurken, “giriş, antre, kapı aralığı” veya “kapı yeri” manalarına gelen dargah sözcüğüne de hayat vermiş.

Bildiğimiz dergâh درگاه… Yani, “tasavvuf mektebi” …

Meninski’nin şaheser niteliğindeki Klasik Osmanlıca-Latince lügatında –Latince karşılığı yine “giriş kapısı” manasındaki janua ve porta olan– “kapu (قپو) ve der (در)” sözcükleriyle izah edilir.

Kapu teriminin kökenini, Arap lügatçılık geleneğinin tesiriyle neşredilmiş Kaşgarlı Mahmud imzalı Divanü Lugatî’t-Türk eserinde de bulmak mümkün. Azerbaycanlı müellif Ramiz Əskər (Æsker)’in kaleme aldığı çeviride açlındı (اجلِندى=aclındı=açıldı) fiili izah edilirken, kapuğ açlındı misali verilir. Burada bahsi geçen kapuğ (قبُغ=kabuğ yahut kapug diye de telaffuz edilebilir), Azerbaycanlıların dilinde qapı (ġapi) olarak açıklanırken, sözcüğün tarihsel süreçte evvela kapu‘ya, oradan da kapı‘ya dönüşmüş olduğu anlaşılıyor.

8.yüzyıla ait runik alfabeyle yazılmış Orhun-Yenisey yazıtlarındaki Kül Tigin anıtının bir yüzünde geçen “Temir Kapı” ifadesi terimin Eski Türkçe dönemine uzanan mazisi hakkında fikir verir hiç şüphesiz. 

Öbür sözcüğümüz ise âli

Arapça’da “yüksek, yüce, ulu” manalarına gelir. Misal, Said Nursî’nin fi tarihinde neşrettiği Barla Lahikaları adlı mektuplarına şöyle bir göz gezdirdiğiniz vakit, o mektuplardan birinde âli bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecid,ifadesini görürsünüz. Anladığım kadarıyla bu hoş bir övgü sözü veyahut bir çeşit mertebe imiş yahut öyle tevil edilmiş.

İslami kaynaklarda Ebû Talib’in oğlu olan Ali, bilindiği üzere Muhammed’in damadı ve amcazadesi olarak tanınır. Vaktiyle minyatür sanatının erken dönem eserlerini üretmiş olan Athar “el-Muzaffer”in* 16.yy’da neşrettiği Muhammed ve Ali’nin askerleriyle beraber Yesrib** civarlarındaki Kamûs Kalesi’ni zapt edişlerinin tasviri gözümün önüne gelir. Bunun yanında, dördüncü halife olarak da bilinir Ali; hatta ona intisabı olan kimselere de Alevi denir. Bu bağlamda Ali terimi, Arapça’ya olumlu bir manayla girmiş.

Bu iki sözcük, yani âli ve bâb, bir araya geldiğinde Osmanlıca’da meşhur bir kavram doğar: “Bâb-ı Âli”. Mutlaka duymuşsunuzdur. Tabi burada açık duran veya han kapısı gibi büyük kapılara dendiği haliyle dervâze manasını taşımıyor. Hükümet ile alakalı bir terim. Osmanlı devrinde Konstantiniyye’de sadaret (sadrazamlık), dahiliye (içişleri) ve hariciye (dışişleri) nezaretleri ile şûra-yi devlet (yüksek istişare meclisi veya yüksek yargı makamı) dairelerinin bulunduğu binaya Bâb-ı Âli denmiş vaktiyle.

Bir nevi Osmanlı hükümeti de denebilir.

Takvim yaprakları 1913 senesinin Ocak 23’ünü gösterdiğinde bu hükümet binasının karanlık koridorlarında halen devam etmekte olan katastrofik Balkan Harbi felaketinin müsebbibi olarak gösterilen Sadrazam Kâmil Paşa önderliğindeki hükümeti devirmek için cüretkâr bir darbe teşebbüsünde bulunan İttihatçılar; gözü karalığı, insanı hayrete düşüren ihtirası ve maceraperestliğiyle popüler Enver Paşa’nın liderliğinde ellerinde silahlarla ilerliyorlarmış.

Bu kanlı baskın esnasında, o gün İttihatçılar için bir türlü sonu gelmek bilmeyen Bâb-ı Âli’nin o uzun mu uzun koridorunda Harbiye Nazırı Nazım Paşa ile vahim bir karşılaşma yaşanmış.

Paşa, içinde bulunduğu gergin bir hâletiruhiye ve ihanete uğramış hissiyatıyla Enver’e dönüp, sen, siyasetle uğraşmayacağına dair bana şahsı ve askeri namusun üzerine söz vermemiş miydin? Bana verdiğin söz bu muydu? Pezevenkler, beni aldattınız, demiş ve bu onun son sözleri olmuş.

Paşa, orada tek kurşunla katledilmiş.

Yani, Bâb-ı Âli, uzun seneler üzerinde hakimiyet kurduğu irili ufaklı Balkan orduları tarafından büyük bir bozguna uğratılan ordunun hem kanlı bir iç hesaplaşmasına hem de meclisi, hukuku, tüm muhalifleri, sağ duyuyu hiçe sayma pahasına iktidarı ele geçirmeye kararlı bir örgütün hükümet darbesine sahne olmuş.

Doğruya doğru, Yılmaz Öztuna’nın kaleminden Türkiye’nin siyası tarihine dair bu faslı ilk okuduğumda pezevenk sözcüğünün Türkçe literatürdeki en eski kullanımına şahit olduğumu düşünmüştüm bir zamanlar. Meğerse daha eskilere dayanıyormuş. Peki, ne zamana?

Ta 17.yüzyıla…

Seyahatnamesinin “Cinci Hoca” faslında Ol gün ol gulûda mülakkab-ı kabıh Oğlan Püzevengi nam ve Hünkâr musahibi Hace Cinci nam, diyor o tipik abartılı tasvirleri, yer yer hayal ürünü olan anlatıları ve bunun yanında sunduğu zengin sözcük evreniyle Evliya Çelebi…

Çelebi, bu külliyatı 17.asırda neşretmiş. Terim burada geçiyor; ama bu yine de ilk metin içi kullanım değil. Daha evvelki kaynaklarda da mevcût. Misal, Çelebi’den hemen hemen iki yüz küsûr sene evvel 15.yy’da kaleme alınmış olan Halimi’nin lügatinde de rastlıyoruz.

Hem de pejavend (پژاوند) olarak…

Peki, manası ne dersiniz?

Kapı tırokası… Bir nevi kapı tokmağı.

Yani, bu terimin ilk kez kendine yer bulduğu kaynağı Halımı olarak ele alırsak şayet, kapı tokmağı manasından evrilerek aynı çağın Eski Osmanlıca kararnamelerinde ceza sebebi olarak geçen ayıplanacak bir eylem manasına dönüştüğünü anlıyoruz. Hatta hatırımda kaldığı kadarıyla sürgün veya kırbaç gibi bir infazı da varmış.

Floransalı aristokrat Filippo Argenti’nin 1520’li yıllarda gerçekleştirdiği Konstantiniyye serüveniyle başlayıp, aşağı yukarı on sene kadar devam eden Floransa elçiliğindeki görevi sürerken, avamın konuşma dili bir hayli dikkatini çekmiş olacak ki pusemengh ve pusemenglik sözcüklerini, neşrettiği Osmanlıca’nın ilk gramer kitaplarından biri olan Regola del Parlare Turco [Türkçe Konuşma Kuralları] eserine eklemiş. Hem de İtalyanca’da aynı manalara gelen ruffiano ve ruffianeria sözcüklerinin karşılığı olarak…

Sözcüğün etimolojisiyle alakalı şöyle basit bir-iki literatür taraması yaptığımda Bakü’de Demirel ile baba Aliyev arasında geçtiği söylenen o meşhur “pezevenkli” diyalog karşıma çıktı her defasında. Azeri lisanında, veya kendi ifadeleriyle Azerbaycan Türkçesinde, “başarılı ve yetenekli” manalarına geldiği söylense de esasen bu lisanda pəzəvəng, “iri yarı, kocaman” anlamlarını taşır. Şayet bir Azerbaycanlı pəzəvəng imperiya derse, “büyük imparatorluk” demiş olur; ama bu lisanda “kaba, hantal yahut ızbandut” şeklinde de kullanılıyor. Buna ek olarak, Ermenice’de de poz (բոզ) ile avak (աւագ) terimlerinin birleşimi olan ve “fahişe başı, fahişe ağası” manalarına gelen pozavak (բոզաւագ) sözcüğünün varlığını da Nişanyan sözlüğü sayesinde keşfediyoruz.

Anlaşılan o ki, yüzyıllar içerisinde “kapı tokmağı” ve “kapı önünde bekleyen adam” gibi manalara gelirken, daha sonraları kadın satıcısı anlamına evrilmiş.

Yani, buradaki kilit sözcüğümüz “kapı” …

Şahsen ben de Guddu adını verdiğim kedimi severken “Pezevenk!” diye seviyorum.

İranlıların çocuklarını “Şeytan!” diyerek öpüp, koklaması gibi.

İçinde biraz serserilik barındıran; ama fazlaca sevgi kokan ifadeler tüm dillerde mevcut hiç şüphesiz. Mesela, İngilizcenin argo literatüründe fucking job dediğinizde, “kahrolası, lanet, siktiğimin işi!” şeklinde isyan etmiş olurken, fucking awesome dediğinizde “çok iyi be, harika, on numara!” tınısında bir söz sarf etmeniz gibi…

Notlar

*el-Muzaffer, Roma İmparatoru Sezar’ın meşhûr Semper Victoria (yani Daima Kazanan) ünvanın Arapça’ya çevrilerek telaffuz edilmiş ve neşredilmiş hali. Osmanlı devrinde padişahlar tarafından da benimsenmiştir.

** Yesrib, Medıne’nin eski adı.

Kaynakça

Aldo Gallotta, Le caratteristiche fonetiche della “grammatica della lingua turca” di Giovan Battista Montalbano, Annali dell’Universita delgi studi di Napoli “L’Orientale”, Rivista del Dipartimento di Studi Asiatici e del Dipartimento di Studi e Ricerche su Africa e Paesi Arabi, 1995 (55/3), pp.253-268, p.258.

Bediüzzaman Said Nursı, Barla Lahikası, Envar Neşriyat, Istanbul, 2004, s.321.

D. N. MacKenzie, dar”, dargah”, A Concise Pahlavi Dictionary, Oxford University Press, London/UK, 1971, p.24.

Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, yay. haz. Robert Dankoff, Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları, Cild 1, Istanbul, 2006, s.124.

Kaşgarı Mahmud, açlındı اجلِندى”, Divanü Lüğat-it-Türk, çev. Ramiz Əskər, Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyası Folklor İnstitutu, Cild 1, AZ, Bakı, 2006, s.288.

Lutfullah b. Ebu Yusuf el-Halımı, “باب”, “پژاوند”, Lügat-i Halımı, yay. haz. Adem Uzun, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2013, s.57; Rohi Baalbaki, “باب”, Al-Mawrid, Dar El-Ilm Lilmalayin Publishing, Beirut, LEB, 2001, p.217.

Meninski, “باب”, Thesaurus Linguarum Orientalium, Turcicae, Arabicae, Persicae, Wieden, 1680, p.622.

Sevan Nişanyan, pezevenk”, Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü, Everest Yayınları, İstanbul, 2009, s.490.

Yaşar Bedirhan, İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü, Eğitim Yayınevi, Ankara, 2019, s.74-5.

Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, Cild 1, Faisal Finans Kurumu Yayınları, Istanbul, 1986, s.643.

Yazar

Bir cevap yazın