Quššudu

Hayal gücünüzün hudutlarını bir an için zorlayıp, asırlar boyu Sümer tanrıları tarafından muhafaza edildiğine inanılan Ur şehrindeki kutsi bir mabette olduğunuzu hayal edin.

Devasa bir zugguratı ayakta tutan sütunların arasından bir tören yürüyüşü edasıyla adım adım ilerleyerek geçen topluluğu takip ederek silindir biçimli bir sumağın üzerinde kanı seller gibi akıtılmış bir kurbanın nasıl dualar eşliğinde başka bir aleme gönderildiğine şahit olun ve bu ayini yöneten Sümer rahibesinin ağıtlarına kulak verin.

Şehirde yaşanan can alıcı bir kıtlığın son bulması için gökyüzünden yağmur ve bereket bekledikleri Anu’ya kendini dahi kurban etmek için hazır, ümit dolu, inançlı ve sessiz bir topluluğun çaresizliğine dikkat kesilin.

Bir köşede bu ayine flüt ve defleriyle eşlik eden bir merasim orkestrasının varlığını hissedin bir anlığına.

Bu görkemli ritüeller, bu kutsal sunu veya “adak” ve etrafı ilahi bir zırh ile çevrelendiğine inanılan mabet, söz varlığına dair sınırlı malumatlara sahip olduğumuz Akkad lisanında quššudu sözcüğüyle karşılık bulmuş. Yani, mealen, “çok kutsal, takdis edilmiş, kutsi” demek imiş vakt-i zamanında.

Çivi yazısıyla eski Mezopotamya tabletlerine neşredilmiş ayinleri ele alan Antik Mezopotamya uzmanı Tzvi Abush, çevirdiği bir tablette, šammu quššudu terimine yer vermiş.

Yani, “kutsal bitki”…

Pekâlâ, quššudu, hangi sözcüğe hayat vermiş olabilir ilerleyen çağlarda?

Evvela onun akrabası bir sözcüğe yolumuz düşüyor: quddušu…

Manası, “arınmış, duru, saf, Tanrı’ya adanmış” demek. Yani, Tanrı’ya adanmış olan bu şey bir sığır da olabilir, bir koyun da olabilir; hatta bir tapınak da… Aynı zamanda “arınmak, arıtmak” manalarına gelen bir Akkad fiili.

Bu sözcük, antik bir Sami lisanı olan ve bir dönem Mezopotamya diyarının lingua frankası hâline gelen Aramca’ya ve ardından İbranice’ye de keduşa (קְדֻשָּׁה‎=”kutsiyet, kutsallık”) sözcüğü ile girmiş. Misal vermek gerekirse, Edirne kentinin eskilerden kalma bir Yahudi mahallesine adım atsanız, biraz da dikkatli, tarihî doku hakkında içten gelen bir meraka sahipseniz ya da bilhassa kültürel kimliğinizin de bir parçası ise, birkaç eski cumbalı hanenin kapısında asılı duran levhalarda 5 bin küsuratlı rakamları fark edersiniz anında.

O 5 bin küsurlu rakam, İbrani takviminde bir seneye işaret eder. Bu, o muhitin bir hayli eskilere uzanan Yahudi mirasını gösterir.  

6-7 Eylül felaketinin ufak çaplı bir provası olan 1934 Trakya Pogromu’nun fiziki ve ruhi yıkıntıları arasında ayakta kalabilen tek sağlam yapı, Kal Kadoş Ha Gadol Sinagogu’dur mesela. Diğer ismiyle, Büyük Edirne Sinagogu namını da taşır.

Yanlış bir ifade değildir; çünkü -orijinal lisanında dilin getirdiği şiirsellik, ahenk ve akıcılıktan bir an için kopup Türkçeleştirirsek şayet- Kutsal Büyük Sinagog veya biraz daha eski bir terminolojiyle Mukaddes Büyük Havra da denebilir.

Bu noktada mevzu ile alakalı kritik sözcüğümüz olan İbranice kadoş‘u (קָדוֹשׁ) bir cebimize koyalım. Sinagogun adında da gördüğümüz kadoş, “kutsi, mukaddes, aziz” demek.

Tanah külliyatının Şemot yahut Çıkış (Exodus) olarak da bilinen kitabında ve mukaddes millet olacaksınız, derken de “kadoş” terimi tercih edilmiş.

İşte bu terim arkaik bir kültüre ait Akkad dilindeki quddušu ile akraba…

Sümer’in görkemli zigguratlarından başlayan bu macera, bizleri Arapça’da meşhur bir sözcüğe ulaştırıyor İbranice vasıtasıyla: kuds قذس…

Mealen, “kutsal, mukaddes, kutsi”…

Misal vermek gerekirse, eski Diyanet çevirisiyle, Cum’a suresinde göklerde olanlar ve yerde bulunanlar, hükümran, çok kutsal, güçlü ve Hakim olan Allah’ı tesbih ederler, derken “çok kutsal” olarak verilmiş olan ifade -Kur’an’ın orijinal lisanından aktarımla- el-kuddûs الْقُدُّوسِ terimi…

Örneğin, insanlar niçin çocuklarına Kuddusi adını koyar?

İllaki duymuşsunuzdur böyle bir isim. Hem Kur’an’da geçen bir kavram olduğundan hem de kutsal niteliklere sahip olan manasına geldiği için tercih edilir Müslümanlar arasında.

Arapça’dan Klasik Osmanlıca’ya da herhangi bir yazım değişikliği ve anlam farklılığına uğramadan -aksine yeni birkaç mana daha kazanarak- “temizlik, pirüpak, paklık, arılık, kutsallık, mübareklik” anlamlarıyla dahil olmuş Kuddusi…

Kaf, dal ve sin ile yazılır; lakin iki “d” olduğu için dal harfinin üzerine Arabi bir hareke olarak şedde (ــّـ) getirilir ve bu şekilde yazılır قدّس (Kuddûs)…

Tıpkı o meşhur Akkad fiili gibi…

Hatta inanışa göre cennet bahçesinin karşılığı da Hazîret-ül-kuds‘dur.

Kuds terimi başka bir terimi daha canlandırdı mı zihninizde?

Türkiyeli Müslümanlarca ismi “Kudüs” olarak telaffuz edilen Yeruşalim veya Yeruşalayim (Hristiyan âleminde Jerusalem) şehrinin, Arap literatüründeki karşılığı da el-Kuds el-Arabi

Yani, basit bir çeviriyle, Arab Kuds‘u, Arab Kutsalı veya Mukaddesi…

Nasıl ta Sümer kraliyetinin yazıcıları tarafından taşlara vurulmuş o darbelerle beliren quššudu sözcüğü, antik devrin ışıltılı zigguratlarında icra edilmiş ayinlerin yarattığı duygu dünyasına hitap etmişse; nasıl Arami-İbrani literatüründeki keduşa ve kedoş terimleri yüzyıllar boyunca Yahudi hahamların tevilleri sayesinde Geniza belgelerine işlenip tarihî mabetlerin altında keşfedilmeyi beklemişlerse; nasıl kuds sözcüğü Arap lugatçılığının parlak devirlerinden Klasik Osmanlıca’nın söz varlığına dahil olduktan sonra çiçeği burnunda Türkiye Türkçe’sinin “kutsal” kavramına evrilmişse, bu etimolojik serüvenin, bu evrenselliğin, bu hudutsuzluğun öğreteceği çok şeyler vardır Âdem oğluna…

Sözlükçe

Geniza: Tarihî sinagoglarda ve mezarlıklarda yapılan kazılar neticesinde bu yapıların alt katlarına inşa edilmiş depolarda bulunan eski dua metinleri.

Kaynakça

Ernest Klein, “קָדוֹש”, A Comprehensive Etymological Dictionary of the Hebrew Language for Readers of English, The University of Haifa, Jerusalem/Tel Aviv, ISR, 1987, p.563.

M. P. O’Connor and D. N. Freedman, Backgrounds for the Bible, Eisenbrauns Publishing, USA, 1987, p.242.

Tzvi Abusch and Daniel Schwemer, “šammu quššudu”, Corpus of Mesopotamian Anti-witchcraft Rituals, vol. 3, Brill Publishing, Leiden, NED, 2020, p.197.

Yazar

1 Yorum

Bir cevap yazın