Salgın Sürecinde Gelir Eşitsizliği ve Merkez Bankalarının Rolü

Tarihsel süreç içerisinde cari koşulların yarattığı paradigmalar belli krizler neticesinde yıkılmış veyahut radikal değişimlere maruz kalmıştır. Şüphesiz bu paradigmaların ekseriyeti toplum laboratuvarda sınanarak erginliğini ispat etme mücadelesi vermiştir. Bu mücadeleden kimileri galip ayrılmış kimileri ise elenmiştir. Tarihsel yazın göstermektedir ki galibiyetini ilan eden paradigmaların önemli bir kısmı kapsayıcı ilkelere dayanmaktadır. Söz konusu ilkeler zamanla kurumlara dönüşmüş ve birçok başarılı cemiyetin odak refleksi haline gelmiştir.

Özellikle iktisadi düzlemde bu hikâyenin farklı yüzleriyle karşılaşmaktayız. Örneğin merkez bankalarına hayatiyet kazandıran illet cari koşullar ekseninde değerlendirildiğinde zaman ve mekâna nispetle farklılık gösterdiğine şahit olmaktayız. 1694 yılında kurulan İngiltere Merkez Bankasının esas gayesi Fransa ile olan savaşları finanse etmekti. Benzer şekilde 1913 yılında kurulan FED’in ise en temel amacı parasal krizlere karşı mekanizmalar geliştirmekti. Öte yandan küresel çapta birçok merkez bankası 70’li yıllara kadar hazine muamelelerini ifa etmek üzere hükümetin haznedarlığı statüsünde bulunmaktaydı. Ancak 70’li yıllarla birlikte değişen siyasi ve iktisadi paradigmalar merkez bankalarını fiyat istikrarını gözetmeye itti. Bu durum haliyle daha önceki yazılarımda belirttiğim üzere zamansal tutarsızlık problemini açığa çıkardı ve merkez bankalarının otonom vasıflarla donatılmasına imkân tanıdı. Yaklaşık 30 yıldır ise merkezin bankalarının neredeyse tamamı fiyat istikrarını sağlamak maksadıyla enflasyon hedeflemesi prensibini benimsemektedir. Ancak tüzel bir kurumdan ziyade iktisadi trendleri tatbik eden ve bunu belirli teknik modeller eşliğinde pratiğe kanalize eden merkez bankaları, nasıl ki zamanla mevcut iktisadi koşullara adapte olduysa benzer şekilde küresel krizden sonra da önemli değişiklikleri içselleştirmeyi başarmıştır. Örneğin Küresel Krizin ateşleyicisi olan finansal kırılganlıkları yumuşatmak maksadıyla fiyat istikrarının yanında finansal istikrarı da gaye edinmiştir.

Günümüzde ise merkez bankalarının rolü daha ziyade pandeminin yıkıcı etkisini azaltmak ve istihdam koşullarını iyileştirmek amacıyla reel ekonominin istikrarını temin etmeye evrilmiştir. Son zamanlarda bu konuda yapılan çalışmalar göstermektedir ki merkez bankalarının önemli bir kısmı kendilerine biçilen fiyat istikrarı vazifesini yerine getirememiştir. Zira Türkiye gibi ülkeler enflasyon hedefinin epey üzerinde bir rakamla mücadele verirken birçok gelişmiş ülke, aşırı düşük enflasyonla belirlenen hedefin altında debelenmektedir. Nitekim enflasyon hedefinin üstünde gerçekleşen oranlar nasıl istikrarsızlık olarak kabul görüyorsa hedefin altında gerçekleşen oranlar da bir o kadar kırılganlık kaynağı olarak yorumlanmaktadır. Bu sebeptendir ki yaklaşık 35-40 yıldır uygulanan enflasyon hedeflemesi sorgulanır hale gelmiş ve para politikasının mahiyetine ilişkin eleştiriler özellikle salgınla birlikte artmıştır. Yine bu süreçte Avrupa Merkez Bankasının iklim değişikliği üzerine çalışmalar yürüteceğine ilişkin yaptığı açıklamalar, merkez bankalarının önümüzdeki süreçlerde birbirini nötralize etmeyen farklı amaçlar etrafında politikalar benimseyeceğinin işaretidir.

Pandemi Sürecinde Artan Eşitsizlikler ve Merkez Bankalarının Muhtemel Rolü

2020 TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırmasının sonuçları infial yarattı. Bu sonuçlara göre 2020 yılında en yüksek eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert gelirine sahip %20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay 2019 yılına göre yaklaşık 1 puan artarak %47,5’e yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20%lik grubun aldığı pay 0,3 puan azalarak %5,9’a düşmüştür[1]. Benzer şekilde 1’e yaklaştıkça eşitsizliğin arttığını gösteren Gini katsayısı 0,410’a yükseldi.  Özellikle salgın sürecinde kontrolden çıkan eşitsizlikler, düşük faiz oranları ve artan kredi talebi nedeniyle söz konusu seviyelere çapalandı.

Düşük faizli kredi artışı borçların uygun koşulla yeniden yapılandırılmasını sağladığı gibi reel sektör üzerindeki yükümlülüklerin de kapatılmasına yardımcı oldu. Ancak özellikle eşitsizliklerin artmasına neden olan faktör, geleceğe ilişkin beklentilerin bozulmasına bağlı olarak dolar ve altın dolarizasyonunun yükselmesi ve buna paralel olarak servetlerin astronomik düzeyde artmasıdır.

Salgın sürecinde Türkiye maliye politikası üzerinden hane halklarını desteklemekte diğer ülkelere nazaran başarısız bir imtihan verdi. Bunun telafisini ise para politikası aracılığıyla yürütmeye çalıştı. Dolayısıyla istihdam kaybıyla yüz yüze kalan kesimlere doğrudan hibe ve yardım destekleri vermek yerine kredi artışı üzerinden müdahale yöntemi tercih edildi. Ancak bu yöntem özellikle gelir dağılımına yönelik belli kırılganlıklar yarattı.

Faizlerin düşük, kredi patlamasının yüksek seyretmesi uygun maliye politikası koşulları altında sürdürülemediğinde gelir dağılımı üzerinde ciddi hasarlara yol açabilmektedir. Nitekim finansal kuruluşlar risk yönetimi çerçevesinde hususiyetle servet durumu yeterince yüksek olan kesimlere kredi vermektedir. Bankaya erişimi olan kitlenin gelir dağılımı içerisinde üst dilimleri paylaştığı göz önünde tutulduğunda dağılımın alt yüzdesini teşkil eden yoksulların finansal katılımı oldukça zayıf kalmaktadır. Türkiye’de ve küresel düzeyde artan eşitsizliklerin en mühim sebeplerinden bir tanesi zikredilen hadise tarafından husule gelmektedir. Bu nedenle de para politikaların kontrolünü elinde bulunduran merkez bankalarına önemli sorumluluklar düşmektedir.

Yukarıda bahsedildiği üzere asıl amacı fiyat istikrarını sağlamak olan merkez bankalarının başka bir amaç etrafında politika üretmesi enflasyon hedeflemesinin sağlığını tehlikeye atacağına dair eleştiriler bulunmaktadır. Oysa amaçlar arasında bir ödünleşim zorunluluğunun olmadığı varsayımı yapılırsa ve söz konusu amaçların ölçülebildiği göz önünde tutulursa merkez bankalarının ekstra hedefler doğrultusunda politika tatbik etmeleri enflasyon hedeflemesine zarar vermeyecektir.

Merkez bankalarının eşitsizliklerle mücadele etmesine yönelik ilk adım FED tarafından Cornwall Konsensusu neticesinde atıldı. FED kendi bünyesinde İktisadi Eşitlik Enstitüsü kurarak bu konuda da destek olacağının işaretini verdi. Ödünleşim ve ölçülebilirlik özellikleri dikkate alındığında eşitsizlikleri amaç edinmek enflasyon hedeflemesine zarar vermemektedir. Aksine böyle bir gelişmenin olması durumunda para politikasının aktarım kanalları güçlenerek fiyat istikrarını sağlama yönündeki araçsal etkinlik artmış olacaktır.

Örneğin faizleri düşürerek salgın sürecinde toplam talebi canlandırmaya yönelik adımların atıldığını düşünelim. Benzer bir şekilde krediyi erişim imkânı olanların daha ziyade üst gelir grupları olduğunu hesaba katarsak ve bu kesimlerin tüketim eğilimlerinin zayıf, tasarruf eğilimlerinin yüksek olduğunu düşünürsek düşen kredi faizleri tüketim harcamalarını istenilen ölçüde artıramayacağı için toplam talebi canlandırmak epey güç olacaktır. Dolayısıyla düşen faizler ve artan krediler tasarruf eğilimi yüksek olan sınıflar tarafından servet arttırıcı bir unsur olacak ve gelir eşitsizliğini besleyecektir. Bu basit senaryo altında para politikasının etkinliğinin daralmış olduğu gözlemlenmektedir.

Sonuç itibariyle merkez bankaları gelir eşitsizliğini dikkate alarak fiyat istikrarını sağlamaya çalışması incelenmeye değer bir konudur. Bu konuda ilerleyen süreçlerde yeni para politikası araçlarının ihraç edilmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Esenle kalınız…  


[1] https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Gelir-ve-Yasam-Kosullari-Arastirmasi-2020-37404

Yazar

Bir cevap yazın