Sana Dokunmayan Yılan

Oturdun ve bekledin. Bir gün sana sıra gelecek miydi? Bilemedin. Yalnızca oturup bekledin çünkü senin yerine başkası savaşırdı. Senin yerine başkası elini koyardı taşın altına.

Sonra elini taşın altına koyanlardan bazıları kayboldu. Bazılarının başına kötü şeyler geldi. Bazıları senin yardımını bekledi, sen de boş gözlerle ona baktın. Kımıldamadan durursan seni kimse görmez sandın. Kımıldamadan durursan apolitik kalırım sandın.

Ezeni, taciz edeni, zorbayı açıkça desteklememek demek onlara karşı çıkıyor olmak demektir diye düşündün. Oysa, haksızlığa uğrayanın yanında dimdik durmamak demek, zorbaya ben korkuyorum demekti. Onu bile diyemeyeceğini düşündürdün.

Zorbalığa uğrayan senden umudunu kesti. Neden? Basit. Seni canavarların pençesinden almak için başkaları tırnaklarıyla kazırken sen kendini kurtarmak için bile çaba göstermedin. Seni kurtarmaya çalışanların bazıları seni seviyordu. Senin kötü bir niyetin olmadığını, içinde iyilik olduğunu düşünüyordu. Sen öyleleri için öz güvenini kazanmasına yardım ettikleri, kendileri gibi biriydin önceden. Sonra senden umudu kestiler.

Başkaları da vardı elbette, senin için değil, özgürlük için ya da idealler için ya da doğrular için bunu yapanlar vardı. Sen onların varlığından iğrenirken, sen onların neşesini kıskanırken, sen onların renkleri solsun isterken; belki bir gün fark edersin derdinin kendinle olduğunu düşüncesiyle senin iğrendiğini söyleme özgürlüğünü senin için savundular. Sen mutsuzluğunu özgürce yaşa diye kendileri de mutsuz olmayı kabul edenlerdi onlar. Sonra ne oldu? Onlar da senden umudu kesti.

Senin iyiliğin için çabalayan kim varsa önce umudunu kırdın, sonra huzurunu kaçırdın, sonra gücünü tükettin. Bunun sonu ne biliyor musun? Bunun sonu, sistematik olarak sana öğretilen şeyden, o özgür ve dolu ruhların da kaçamayacağı bir dünya. Bunun sonu nefret.

Sana yıllardır öğretilen bu. Okuma yazma öğrenirken de yardımlaşmayı öğütlerken de sana ayırmayı ve etiketlemeyi öğrettiler. Doğru sandıkları şeyler vardı. Onlara da doğru diye öğrettikleri şeyler… Sana hep sorgula dediler, kendi öğrettiklerini sorgularsan yanlış oldu. Sana hep gerçekleri aramayı tembihlediler, kendilerini kandırdıklarını söylemene izin vermediler. Sana özgürlüğün önemini anlatırken kimleri kelepçelemen gerektiğini gösteriyorlardı. Seni bir odaya kilitlediler, gözlerini bağlayıp gördüğüne inandırdılar. O odadan çıkmadığın sürece özgürsün dediler. Sen özgürlüğü anlamadın, sadece ezberledin.

Sana öyle büyük idealler, öyle güçlü fikirlerden bahsettiler ki, hepsinin insanlardan çıktığını unuttun. Seni öyle yüce şeylerin parçası gibi hissettirdiler ki, mutsuzluktan ölürken, mutsuz olduğunu anlamadın.

Bunlar senin suçun değildi, sen kendini zincirlemedin, sen kendine eğitim vermedin, sen kendi beynini yıkamadın. Bunların hepsi sistematikti. Ama şöyle bir ilginçlik vardı, herkes senin gibiydi. Ortada bir suç vardı ama sahipsizdi.

Sonra yukarıda bahsettiğim insanlar çıkageldi bir yerlerden. Gördün, duydun onları. Sana gelip zincirlerinin anahtarlarını vermek istediler, sen onlara “yabancı” dedin. “Hain” dedin. “Bizim kötülüğümüzü istiyor” dedin. Onlar sana dedi ki “özgürlük”, sen dedin ki “bizi kim koruyacak?”

Onlar sana dedi ki “birbirimizi koruruz”, sen onlara dedin ki “ben seni korumam, sen benim gibi değilsin.”

Onlar sana dedi ki “ben mutluyum, özgürüm, benim gibi ol, korunacak bir şey olmasın diye çalışalım beraber”, sen onlara dedin ki “bana öğrettiler, ben biliyorum, bu zincirler beni korumak için ve sen kötüsün.”

“Sana onların iyi olduğunu kim söyledi?” dediler. “Onlar söyledi” dedin. “Onlara neden inanıyorsun?” dediler. “Onlar dürüst olmak zorunda” dedin. “Onların dürüst olma zorunluluğunu kimden öğrendin?” dediler, sen dedin ki “onlardan.”

Gözünün önünde böyle bir şey vardı, sen göremedin. Senin göremiyor oluşunu anlamadılar. Bir insan bunu nasıl göremezdi?

Seni zorla özgürleştirmeye çalıştılar, sen zorla kendini zincirledin. Sana irade vermeye, düşünmeyi öğretmeye çalıştılar. Sen zorla kendini yönettirdin.

Sen hep “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dedin. Yılan sırayla herkesi yedi yuttu, sildi süpürdü. Gözünün önüne “buna bir şey olmaz” dediğin herkesin kemiklerini kustu. İnsanlar seni tuttu, sarstı, bağırdı sana “görmüyor musun” diyerek. Sen dedin ki “onlar yılanın sözünden çıkanların kemikleri.”

Sanıyorsun ki yılan doyacak. Sanıyorsun ki yemek bittiğinde yılan seni yemektense açlıktan ölmeyi tercih edecek. Yılan boynuna dolandıkça sana fısıldıyor, diyor ki “seni koruyorum, sana öğrettim ya benden kötülük gelmeyeceğini” ve sonra kemiklerini kırmaya başlıyor. “İyiliğin için” diyor. “Unutma, ben dürüstüm, ben doğruyum, ben iyiyim.”

Sen, seni korumak için yem olan herkesin kanını elinde taşıyorsun. Sen yanlışlar öğretildiği için suçlu değilsin elbette, fakat gözünü kapatıp öğretilenleri ezberlemeyi seçtiğin için, onların üstüne hiç düşünmediğin için suçlusun. Sen yılan doğduğu için suçlu değilsin. Kemikler yığıldığı hâlde, sıra asla bitmediği için suçlusun.

Sen yılanın açlığını göremediğin için suçlu değilsin, sen yılanın açlığını görmeyi reddettiğin için suçlusun.

Artık seni koruyacak kimse kalmıyor. Çünkü sen en iyisinden bir av olduğunu kanıtlamak için kendini yırtıyorsun. “Bana her şey müstahak” demek için canını veriyorsun.

Öyle olsun. İnsanlar, istediğin gibi oldu sonunda. İnsanlar “senin gibi” oldu. Bu yüzden acı çekeceksin ve bu yüzden bundan sonra yalnızca uyanık olanlar birbirine yardım edecek. Şimdiye kadar uyanmak isteyen, çoktan uyanırdı.

Yazar

Bir cevap yazın