Schönberg Güzeldir

Tüm konservatuarlar ve sanat okulları varlıklarını çok daha kadim olan müziklere yasladıklarından 1900’lerin sonrasında bestelenen müzikleri kötü bulmak gibi bir refleks geliştirmiştir. Bu konuda kimi zaman entelektüel çevrelerce önceleri caz ve sonra pop müziği suçlu bulunurken işin bir diğer tarafında Schönberg gibi yeni müzik arayışı içinde besteciler nefretle karşılanmıştır.

Bu hafta sizlere Arnold Schönberg’in yarattığı müzik üslubunu hem oldukça basit bir biçimde anlatmaya çalışacağım hem de onun bir eseri üzerinden aslında ne denli kıymetli bir müzik bestecisi olduğunu dile getireceğim.

Öncelikle Arnold Schönberg 1874 yılında Viyana’da doğmuş 1951 yılında Los Angeles’da ölmüştür. Bu onu 2 dünya savaşını da görmüş bir sanatçı yapıyor. Bu dönemin sanatçıları; savaşların, patronlarının kahramanlıklar gösterdiği şanlı meydanlar olmadığını anladılar. Bu da aslında onların tüm bildikleri duyguları sorgulamalarına sebep oldu.

Belki de çocukluklarının geçtiği sokakların, ilkokul ve liselerinin birer harabeye dönüştüğü yıllarda bu sanatçılar sadece karanlık duyguları izah edebilir hale gelmişlerdi. Zira en kendinden duyguları en yüce biçimde anlatmak bir sanatçının işiydi ve bu sanatçılar korku ve dehşet içindeydi.

Freud, Adler ve Yung, psikolojiden insan zihninin derinliklerinde yatan birtakım gerçeklerden bahsederken savaşın çocukları önceleri gördükleri şeyleri ve düşleri resmetmekten haz aldı, sonra ise en kötü kâbusları ve savaşın kanlı yüzünü dışa vurmaya başladı. Dışavurumcu sanat akımının müzikal bir uzantısı olarak da anılan Schönberg ise aslında bir yandan da matematiksel bir keşif yapmaya çalışıyordu. 12 ton veya atonal olarak da anılan müzik akımı işte bu nevi kaotik bir ruh halinin ürünüydü.

Schönberg’in expresyonist üslupta otoportresi

O güne kadar müzikte kullanılan tüm sesler birbiri arasında hiyerarşik bir düzen içeriyordu. Do re mi fa sol la si do. Şeklinde sesler sıralandığında “do” tüm seslerden üstün olurdu. Bu sebeple “sol” bir önem kazanırdı. Sesler bir merdiven basamağı şeklinde kalından inceye sıralanırken müzik bizi büyük ölçüde bu merdivenin üstünde gezdirip önce telaşlandırır sonra ya aşağıya indirir ya da yeni basamağa alıştırırdı. Bu doğa kanunlarına dayanan hiyerarşi üzerine şekillenen müzik, elbette ki kulağa en yatkın olandı.

Bu alışıla gelmiş düzende hissedilecek şeylerin ne denli kısıtlı olduğu Rönesans’ta fark edilmişti elbette, ancak birçok başyapıt resim ve heykel de bu dönemde yapılmıştı. 1900’ler ile dünya yeni bir dünya olmuştu. İnsanlar uçan arabaların ve süratin peşindeydi. Böylece Schönberg seslerin arasındaki hiyerarşiyi ortadan kaldırdı. Sesleri canı nasıl isterse öyle sıralıyordu. Sonra karışık biçimde sıraladığı tüm 12 notayı bir biçimde tekrar tekrar duyulacak şekilde yazıyordu. Ve eserleri için kullanacağı sesleri kâğıt üstünde hesaplamalarla belirlemeye başladı. Niyeti yenidünyanın başyapıtlarını yazmaktı.

12 ton müziğinde tonal bir merkez ve bir melodi yoktur. Bu teknikte eserin tümü içinde bir bütünlük aranır. Yani Schönberg’in 12 sesi dilediğince sıralayarak oluşturduğu dizi tüm eserin DNA’sını oluşturmaktadır.

Arnold Schönberg’in hayatının bir dönemi de tabii Los Angeles’ta geçti. Bunun sanat yaşantısını nasıl beslediğini söylemekten ziyade onun bu şehre katkısının ne olduğuna dair düşünmek de önemlidir.

Hollywood dünya mitlerini yepyeni bir Amerikalı dil ile yorumluyor, kendi kültürünü hızla küreselleştirmek istiyordu. Yeni olan her şeye kapılarını sonuna kadar açmışlardı. Kent masalları cinayetler, polisiye tutkunluğu… Los Angeles bunlarla kaynamaya henüz başlarken… Aslında şimdilerde o filmleri hayal edince aklınızda çalan müziğin mucidiydi Schönberg. Çarpıcı eserlerini çoktan bestelemeye başlamış ve sinemanın geleceğine ilham olmuştu.

Orkestra için yazdığı 5 parça ise 1909 yılında tamamlanmıştı. Schönberg belki kendi ruh halini yansıtan nice duyguyu bu üslupla bestelemiş, bizi alışılagelmiş seslerin dışında dolaştırarak da mutluluğu anlatabileceğini ispatlamaya çalışmıştı ancak Hollywood sağ olsun tüm dünyaya bu müziği bir gerilim müziği olarak benimsetti.

Duyacağımız eser belki de o “L.A. Noire” hikâyelerin bir ilham kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Beş bölümün isimleri Türkçede:

Duygular

Geçmiş

Renkler

Dönüm noktası

Zorunlu reçitatif (mecburi ifade)

Schönberg sırf güzel mutlu sevecen duyguları anlatmaktan kaçınıyor diye kötü bir müzik yapıyor değil. Sırf çirkin bir üslubu var diye müziği çirkin de değil. Müzikte böylesine çarpıcı bir yeniliği yapabilmek, böylesi çarpıcı işlerle kendini ispatlamak takdire şayan bir durum. Nitekim Schönberg bunu daha evvel hiçbir örnek yokken yaptı. Kendi tekniğini, düşünsel arka planını kurdu ve gelecek onlarca çılgınca fikre kapılarını açtı. Onun müziği insanlara enstrümanlarıyla daha fazla neler yapabileceklerini sorgulattı. Onun yarattığı yeni anlayış ile sonsuz bir ses ufku için insanlar cesaretlendiler.

Yani bakmayın duyduğunuz şeyin katlanılması güç bir müzik olduğuna, Schönberg güzeldir. O binlerce yıl eğitilmiş bir şekilde illaki bir yerden bir kalıba sokulmaya çalışılmış olan kulaklarımızı seslerin her türlü münasebetine açmak konusunda bir fikir verdi. İnsanlara bazen uyuşmamanın da fikir birliği sağmamanın da, rahatsız edici şeyleri duyup anlamaya çalışmanın da bir ahengi ve uyumu olduğunu anlatmaya çalıştı. Ve tabii en nihayetinde tüm bu farklılıklar içinde bir arada olmayı öğrenmeyi istedi.

Yazar

Bir cevap yazın