Kendimden emin olmadan arabaya atladığımda aşağı yukarı neler olacağını öngörebiliyordum. Aylin’in evine gidecek, içeri hiddetle dalacak, bağıra çağıra tartışacaktık. Yine çözemediğimiz bir sorun ve tatlıya bağlayamadığımız bir kavga daha yaratarak hayatlarımızı birbirimize zehretmeye devam edecektik. Belki de bu bir sondu. Bir diğerimizi azat edecek, bu illete son verecektik ve yolumuza bakacaktık. Öyle bir şey kaldıysa tabi.

Masamdan hızlıca kalktım. Kafamda tasavvur ettiğim plan daha o andan çöktü: Bu sefer de fazla abanmıştım içkiye, anlık şiddetli bir baş dönmesi ve mide ağrısı bastırdı. Yine de aldırmadım, hesabı ödemeyi unutarak sendeledim arabaya doğru. Kontağı çevirip yola koyulduğumdaysa arkamdan bağıran kalın sesleri duyabiliyordum.

Evine çıkan yolları gittikçe anılar işgal etti çevremi. Bu şehirde geçmiş çocukluğumdan ve çürümüş gençliğimden enstantaneler diziliyordu. Her şey iyi kötü hatıralardan ibaretti artık burada. Normalde yirmi dakika süren yol bana iki dakika gibi geldi. Nasıl vardığımın farkında da değildim ya, şuurum pek yerinde değildi. Bilinçaltımda harita kodlu olmalı ki hiçbir kavşağı, trafik levhasını veya virajı anımsamadan Aylin’in evinin önüne gelmiştim. Yabancı bir şehirde olsaydım, bu sarhoşlukla ya bir kaza ertesinde ya da kavga ortasında bulurdum kendimi.

Giriş kapısının anahtarı yanımdaydı. Yaklaşık bir saat sonra onunla olan yolculuğumun da sonu gelecekti, büyük ihtimalle sinirle çöpe fırlatacaktım. İhtiyacım olmayan bir şey niye cebimde dursun ki? Bozuk olan asansöre küfrede küfrede beş kat çıktım. Çıktıkça midem daha bir karman çorman oluyor, başım daha da zonkluyordu. Her bir katla birlikte mecalimi de dengemi de daha bir yitiriyordum. Önemi yoktu. Sağlıklı bir vedayı ummak hayalperestlik olurdu.

Kapıyı çaldığımda Aylin karşımda dikilmişti. Benim bir şey söyleyecek mecalim kalmamıştı kalmamasına da o da suskundu. Oturma odasına geçtim, kapıyı kapattı. Karşımdaki kanepeye oturdu. Hayal ettiğim bütün kavgalar orda tuzla buz oldu. Saatlerce baktık birbirimize tek kelime çıkarmadan. Ağlamayı kendine âdet edinen Aylin mimik oynatmıyordu. Sadece bana bakıyordu. Belki de ağlayacak mecal bile bırakmamıştım kızda. Sonunda yerinden kalktı ve yavaş adımlarla odasına geçti, kapısını kilitledi. Bu kadardı işte, tek kelimeye bile gerek kalmadan sona ermişti. Dış kapıdan çıktım, arabaya atlayıp eve koyuldum.

Zihnen bitmiştim. Hiçbir şeye ne hevesim ne de gücüm kalmamıştı. Debriyaj gaz, debriyaj fren. Yeşil sarı kırmızı, sarı yeşil. Küçük mikro resimler ve iki basit ayak hareketi. Sabah olmak üzereydi, camı açtım serçelerin ötüşünü ve sabah serinliğini duyumsamak için. Hayatta olduğumu, soluk alıp verdiğimi hatırlamaya ihtiyacım vardı. Arabayı park edip eve çıktım. Sallana sallana, güç bela eve girdiğimde bütün ışıklar sönüktü, yatak odası dışında. Babam bir şeyler karıştırırken uyuya mı kaldı acaba diye düşünerek odaya daldığımda onu koli paketlerken gördüm. Kitaplarını kütüphaneden alıp teker teker paketliyordu. Evimizi satmıştık ve artık toparlanıyorduk. Annemin eşyaları hazırlanıp bir köşeye konulmuştu bile. Ölümünü ikimiz de atlatamamıştık, özellikle babam paramparçaydı. Bu şehirde durmamız için bir neden kalmamıştı artık, bu yaşananlardan sonra burada yaşanmazdı. Gerçi başka bir şehirde nasıl yaşayacağımız hakkında hiçbir fikrimiz de yoktu, biraz fevri bir karar vermiştik.

Nasıl olduğunu sorduğumda omuz silkti, işine devam etti. Yas sürecini sessiz sedasız geçiriyordu. Bu yaşından sonra ona da hayatı yeniden anlamlandırmak, bir dala tutunmak ve gülümsemek için bir neden bulmak zorunluluğu düşmüştü.

Kirişlere ve duvarlara tutuna tutuna odaya vardım. Kendimi yatağa fırlattım, bin bir türlü güçlükle ayakkabılarımı ve kıyafetlerimi çıkararak çırılçıplak yorgan altına girdim. Yarına uyanacağımın garantisi yok, uyansam da yaşayabileceğim bir hayatım olduğunun da. Yine de sınıyoruz şansımızı, öyle ya da böyle. Yarın beni bekleyen güneşli bir gün yok belki. Ama hayat bu, yine de denemeye değer.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.